Yeni Bir Başlangıç
17 April 2008
Evet artık yeniden bir öykü için kolları sıvamanın zamanı geldi. Bu yazıyı bir çağrı olarak kabul edin ve buradan bize önereceğiniz öykü taslaklarından birini seçip senaryosunu yazmak üzere kolları sıvayalım. Unutmayın, gerçek profesyoneller önce öykü üzerinde çalışırlar. Sinema sektörünün tecrübeli yapımcılarının dlapları okunmamış senaryolarla doludur. Sektöre girmek isteyen genç ve hevesli insanlar da bir an önce bir senaryoyu bir yapımcıya okutmak isterler. Oysa yapımcılar senaryo okumazlar. Yapımcılar önce öyküyü okurlar sonra öykü ilgi çekerse senaryosunu görmek isterler. Biz de burada önce genel hatlarıyla bir öykü belirleyelim ve senaryosu üzerinde çalışmaya başlayalım. Bunu daha önce yaptık. Yine yaparız :-)
Yeni öykümüze bazı sınırlamalar getirelim.
1- Özgünlük. Uyarlama ya da “öykünme” istemiyoruz.
2- Sınıflamada “Genel izleyici kitlesi” ya da en fazla “7 yaş ve üzeri için” sınıfına girecek bir öykü olmalı.
3- Evrensellik. Sadece ülkemiz izleyicisi için bir anlam ifade etmemeli. Avrupa ülkelerini de içine alan bir hedef kitleye hitap eden bir öykü avantajlı olacaktır.
4- Öykü en fazla 14 punto ile 2 A4 sayfasını aşmamalıdır.
Kolay gelsin!
Bu yazı Mahkum'dan Haberler konusuyla ilgili.
25 Yorum Yazıldı. Siz de yorum yazın.
1. Nuh Bozdemir | 20 April 2008 tarihinde yazıldı. 8:24 pm
Orhan sabah okula gitmek üzere evden çıkar. Düşünceli ve kafası karışıktır. Okula gitmekten vazgeçer ve film başlayana kadar vakit geçirmek için sinemanın karşısındaki muhallebiciye gider. Defterine bir şeyler karalarken çayını da yudumlamaktadır. Kendisine yakın masalardan birinde oturan küçük kız çocuğu dikkatini çekmiştir. Çocuk neredeyse yarım saattir yalnız oturuyordur ve rahatsız görünmemektedir. Tam bunları düşünürken beyazlar giyinmiş oldukça güzel sayılabilecek bir kadın gelip kendisini şaşırtan bir samimiyetle masasına oturdu, masada duran çaydan bir yudum alıp yarım kalan bir şeye devam eder gibi havadan sudan konuşmaya başladı. Orhan da bunu garip karşılamadığı gibi daha önce olmadığı kadar temiz ve huzurlu hissetti. Daha sonra kadın kulağına eğilerek fısıldadı ve her yer bembeyaz oldu, kendinden geçti.
2. Nuh Bozdemir | 24 April 2008 tarihinde yazıldı. 9:00 pm
Aradan on sene geçmiştir, Kadıköy de Karaköy- Eminönü iskelesinde jeton
satan bir memurdur, ney çalmaktadır, muhallebiciden hatıra kalan ve bir
türlü geçmeyen kulak çınlaması vardır, şizofrenik bir algılayışı
vardır, hayatla konuşabildiğini zannetmektedir, kendisini işaretlere ve
sembollere adamıştır ve nihai bir mucizeye. Hayalperest birisi olduğu
çevresi tarafından bilinmektedir fakat hasta tarafını ustalıkla
gizlemektedir.
Liseden sınıf arkadaşı Ogün elektronik müzik yapan bir grupta solisttir,
son zamanlarda doğu ve batı enstrümanlarını bir arada kullanmak moda
olduğu için ona aralarına katılmalarını teklif eder. Bu çağrıyı
işaret olarak gören Orhan hiç tereddüt etmeden kabul eder. Haftasonları
Taksim deki arkadaşlarından birisinin işlettiği gece kulübünde çalmaya
başlarlar. Burada yeni bir sosyal çevre ve daha önemlisi işaretleri ilgi çekici bulan insanlar bulmuştur.Kulübe erken gittiği bir gün anlatılan hikayeye kulak misafiri olur. Yolculuğa çıkan bir öğrencinin yol arkadaşlarına dair hikayede çocuğun dört arkadaşı vardır. Aralarından bir tanesi ölümdür, bir tanesi şeytan, biri kendisidir, sonuncusunun özelliğini kimse bilmemektedir. Orhan bu hikayeyi hayatın kendisine verdiği bir hediye olarak kabul eder ve beş kişiden oluşan gruplarını ve arkadaşlarını bu açıdan denemeye başlar. Bu araştırma beklemediği kadar tahrip edici olur, gücü biter, bundan korkar ve korktuğu için kendini suçlar ve geçmiş bütün çabalarının boşa çıktığını acıyla ve utançla ve nefretle müşahade eder.
Yaşadığı hayal kırıklığının üstüne karakteri bozulan Orhan işlek caddelerde lösemi hastası bir çocuğa para toplamak için kartpostal satmaya başlar. Oldukça iyi para kazanmaktadır ve öyle bir çocuk yoktur. Yaşlı, kürklü bir kadına çocuğun nasıl acı çektiğini anlatırken sağ tarafından üzerine yönelen bir baskı hissetti döndü, kendisini hayretle ve şaşkınlıkla izlemekte olan genç kadını farketti. Önce yaptığı dolandırıcılığın fark edildiğini düşündü, daha sonra öyle bakmadığını anladı ve hatta, yoksa … Kadın önce davrandı ve ” Bir gün sizinle karşılaşacağımı biliyordum…” anlatmaya başladı, Orhan da tanımıştı, muhallebicideki kadın karşısında duruyordu, karşılaşma sahnelerini (muhallebicideki) rüyasında görmüştü ve o zamanlar çocuktu ve muhallebicideki ufak çocuk da kendisiydi ve yıllarca bu anı beklemişti.
3. Nuh Bozdemir | 28 April 2008 tarihinde yazıldı. 4:08 pm
Olağanüstü karşılaşmadan etkilenen Orhan mahcubiyetle yaşlı kadına baktı, sevecen bir bakışla karşılık aldı, rüyadan gelen gizemli kadına dönüp anlatacak çok şeyi olduğun söyledi, bir yerde oturup konuşmaya karar verdiler, karşılaştıkları yerin muhallebicinin önü olduğunu ikisi de fark etmedi, yaşlı kadın her şeyin farkında idi.
Öyküm bu kadar. Burada tekrar böyle bir çalışmanın başlamasına çok sevindim. Neler çıkacağını merakla ve heyecanla bekliyorum.
4. MaMu | 01 May 2008 tarihinde yazıldı. 9:00 am
Aslında bir yazar için kısıtlamaların olması yaratıcılığı arttıran bir şey. Bazı sınırlamalar getirilmiş. Mesela anladığım kadarıyla avrupa ülkelerinden biriyle bir ortak yapım düşünülüyor. Yani bu önemli bir faktör. Sn.Bozdemir’in öyküsü güzel görünüyor ama bu kısıtlamaya pek uymuyor gibi. Ben de bir şeyler düşüneceğim. Hatta diyorum ki acaba kısıtlamaları arttırsak mı? Mesela “tür”… Saygılar…
5. Nuh Bozdemir | 01 May 2008 tarihinde yazıldı. 6:01 pm
Sn. MaMu, öykünün kısıtlamalara hangi noktada uymadığını da belirtirseniz memnun olurum.
Selamlar
6. Bener KOÇAK | 23 May 2008 tarihinde yazıldı. 7:14 pm
Benimde fikirlerim var ama buraya mı yazalım yoksa belirli bi mail adresine mi yollatalım?? Eğer bilgilendirirseniz çok sevinirim.
7. Yönetmen | 24 May 2008 tarihinde yazıldı. 2:00 am
Sevgili Bener, burası açık bir platform. Fikirlerini buraya yazaibilirsin. Bu site içinde zamanda geriye doğru giderek, gönderilen yazıları ve yorumları incelersen göreceksin: burada daha önce her aşamasını konuşarak ve paylaşarak bir sinema filmi gerçekleştirdik. Bunu yine yapacağız, yapabiliriz. Filmimiz çekildi, sinemalarda oynadı ve bugünlerde de dvd’si piyasalarda. Haydi, kalemine kuvvet.
8. Nuh Bozdemir | 25 May 2008 tarihinde yazıldı. 7:15 pm
Hayatını kayıp parçasını bulmaya adamıştı onu bulduğunda her şey değişecekti, mutlu olacaktı. Onu rüyasında gördü ve tanıdı, bu bir sürprizdi. Kendini toparlayınca ona bir şeyler söylemek istedi ama peri güzeli gibi kız ona izin vermedi sadece bulunduğu yere çağırdı ve kayboldu. Hasan onu bulmak için rüyasında gördüğü yere benzeyen yerleri bulmaya çalıştı senelerce aradı ve bulamadı. Önceleri bunu bir sır gibi sakladı sonra yardım almak istedi fakat yapamadı. Seneler içinde fikirleri rüzgarda savrulan kuru yaprak gibi çaresizce uçuştu. Bir keresinde el ele tutuşan bir çift görmüştü ve o ikisinin arasında şimdiye kadar görmediği bir içtenliğe tanık olmuştu, ne kadar da mutluydular. Hasan rüyada konuşamıyordu, sadece onu düşünebiliyordu, bazen o güzel aynı şeyi düşünmüşler gibi benzer konulardan bahsediyordu ve birden yüzüne acı dolu bir ifade hakim oluyordu. Benzerlerine hikayelerde rastladığı bilinmezlik davranışlarında tutarsızlıklar oluşturmuştu ve peri güzeli de bunu hissediyordu. Artık ruh halinin garipliği başkaları tarafından da fark edilir olmuştu, delirip delirmediğini de düşünmüştü. Ama ne olursa olsun bunu yaşıyordu delilik ve hayal bile olsa bu aşk onun hayatı idi. Gaudi nin sanatından çok etkilenirdi ve bu mesele de sevgi ile alakalı olduğu için Berselona ya gitti. Sagrada Familia kilisesinden çıkarken kapıdan girmekte olan yaşlı sakallı adam dikkatini çekti, mahallelerinde oturan dört sene önce ölen dindar ve hayırsever oluşuyla bilinen Ahmet Amca ya o kadar benziyorduki ” sizi burada gördüğüme çok şaşırdım ” diyecekti, başka bir şey söylemek istedi yine konuşamadı, yaşlı adamdan mesafeli ama ne anlama geldiğini anlayamadığı bir bakıştan daha fazlasını alamadı. O anda bu çabasının anlaşılmasının ve takdir edilmesinin kendisi için ne kadar önemli olduğunu fark etti. Gaudi yüz seneden fazla bir zaman önce yapımı halen devam eden bu yapıya belki de, dindar bir insan olduğu için tutkuyla bağlanmıştı, Hasan da sevgilisiyle aralarındaki bağın inançla alakalı olduğunu biliyordu, mahiyetini ise tam olarak bilmiyordu. Bu fikirlerle İstanbul a döndü. O gece sevgilisini rüyasında gördü ” sen beni güzelliğim için seviyorsun ” dedi Hasan ilk defa konuştu ” ben seni var olduğun için , sen olduğun için seviyorum, sen ise benim konuşmama bile izin vermiyorsun nerede olduğunu söylemiyorsun ” diyince, ” sen benim rüyana kolayca gelebildiğimi mi sanıyorsun, sen bana sesini duyurabiliyorsun, benim için anlatamamak seninkinden farklı mı sanıyorsun ? ” . Hasan uyandı ve ağlamaya başladı ve aynı anda ağladıklarını anladı.
9. Nuh Bozdemir | 26 May 2008 tarihinde yazıldı. 9:12 pm
Anlamaya çalışıyorum, bir insanı bu kadar sevebileceğimi bilmiyordum, kendisi hüznün yazarıdır. Kendisi benim kadar kaba değildir, özel birisidir. O beni hiç üzmek istememiştir. Benim hatırladığım ilk karşılaşmamız bir imza gününde olmuştu ve galiba kim olduğumu anlayamamıştı belki de anlamıştı. Romanlarını kendisinin nasıl tarif ettiğini sorduğumda gerçek bir romanın açıklanamayacağını, satır aralarını okumam gerektiğini söylemişti. Benden tam olarak nasıl davranmamı beklediğini bilmediğimden ben de içimden onu sevmekle yetinmeye çalıştım. Bir kitabında çiçekçilerin hikayesini anlatmıştı, kitabı okuduktan hemen sonra çiçekçilik yapmaya başladım. Hala her çiçekte, her renkte onu görürüm. Başka romanlarındaki konularda ya tam beni anlatıyordu ya da yapmak istediğim ve ertelediğim olaylarla karşılaşıyor ve onlara yöneliyordum. Yeteneği ile farkında olmadan bana yeni bir dünya sunuyordu. Aslında ben öyle zannediyormuşum. Kendisi beni benden iyi tanıyormuş. Kitaplarını benim için yazmış, bunu severek yapmış. Beraber bir ömrü paylaştık. Bugün bile o beni sever bana yazar, ben onu sever onu düşünürüm
10. Nuh Bozdemir | 28 May 2008 tarihinde yazıldı. 12:43 pm
Aynada kendisine bakarken görüntüsüne hiç de içten bakamadığını bu defa büyük bir üzüntüyle farketti, ne yapacağını bilemiyordu her çabasının geri teptiğini iyi bir şeyler yapmak isterken sevdiğini yaraladığını zannediyordu. Yine de onu düşünmek, yaşamak, nefes almak demekti, yeni bir alem, yanmaktan zevk almak demekti. Onda öyle bir şey vardiki başka kimsede onu görmemişti, kelimelerin yetmediği, yaşanacak, anlamadan kabullenilecek, fedakarlık isteyen, içine dokunan ruh halleri. Fedakarlığın ne olduğunu o biliyordu, kimbilir nasıl acılar çekiyordu o gözlerinde, kimden aldın bu özelliklerini ? Seni gerçekten hak edebilmem mümkün mü? Binlerce gece seni düşünmüşüm. En büyük tesellim seni düşünerek yükünü paylaştığımı bilmek.
Aidiyet duygusunu sadece Melek in kendisine çağıran sesi karşılıyordu. Alemde çağırıldığı yeri arıyordu, aradıkça kayboluyordu, sesin içine dokunduğu ana gidip hayata dönüyordu. Bazen onun sevimli kızgınlığını hatırlayıp gülüyordu. Bazen onun akrabalarıyla kimliğini gizleyerek tanışıp, bir şekilde konuyu ona getirerek içinde onun geçtiği sözleri dinlerdi.
Seni nasıl bu kadar öfkelendirdim, nasıl bu kadar uzak düştük, aslında ne kadar yakındık, benden isteyebileceğin davranışları düşünerek kendimi hazırlamıştım, ilk görüşmelerimizden birinde sana inanmak istediğimi söylediğimde verdiğin cevabı da çok iyi hatırlıyorum, kendimi kötü hissettiğim anlardaki davranışlarımı mı beğenmedin, isteklerini mi karşılayamadım, hiç mi değerim yok, galiba ortada kaldım ve senin sevgin bana fazla, fakat sınırlı ve basit değerlendirmem içinde bana öyle şeyler gösterdinki bana yeter aslında.
Bir kere Allah tan aslında herkesin bahsettiği kelimelerle bahsetmişti ama öyle bir bahsetmiştiki o an bütün mahcubiyetlerini bir anda yaşayıp ilginç bir şekilde yeni bir hayata mutlulukla başlamıştı. Kavuşmalarının nasıl olacağını bir filmde görmüştü. Yaşlı bir adam arabayla gidebileceği yere küskün olduğu yalnız kardeşiyle barışmak ve ona verdiği değeri göstermek için çim biçme makinesi ile günlerce süren tehlikeli bir yolculuk yapmış ve yalnız adam o sözü söylediğinde ben filmin bittiğini, herşeyin başladığını anlamıştım ” bu kadar yolu benim için mi geldin ? ”
Ölmenin en kolay şey olduğu günler geride kaldı, Melek senin için yaşarken sen nasıl böyle bir şeyden bahsedebilirsin ? Sevgilinin değerini nasıl bilmezsin ? Annen, baban dualarıyla varlıklarıyla seni hayatta tuttular, seni sevenler sana dalgalar yoluyla ulaştılar, onlar ne kadar da ince ruhlu idiler.
En güzeli böylesi. Senin aşkına yakışan budur. Aynaya bakarken bir anda bunları yaşadı bu ağırlıkla uykuya daldı. Aynadaki görüntüsü o uyurken aynadan çıkıp önce odaya girdi, sonra dışarı çıktı. Bütün engelleri ortadan kaldırdı geri döndü kendi alemine döndü. Uyandığımda aynaya baktım ilk defa kendime böyle candan güldüm.
11. Sertuğ Bakırcı | 28 May 2008 tarihinde yazıldı. 1:57 pm
Herkese Merhabalar Saygılar.. Benim Merak Ettiğim Bir Konu Var Anlayabildiğim Kadarıyla Burada Yapılan İş Sırasında İnsanlardan Kendi Hikayelerini Sizlere Sunmalarını Bekliyor ve Yine Anladığım Kadarıyla Beğenilen Hikayenin Üzerine Elbirliğiyle Bir Senaryo Yazarak Filme Dönüştürüyorsunuz. Peki Kafama Takılan Kısma Gelecek Olursak.. Diyelim ki Benim Aklıma Gelen Bir Konu, Bir Hikaye, Belki Bir Roman Fikri Var Ancak Tek Başıma Bu İşin Altından Kalkamadığımı, Hikayemin Sonunu Getiremediğimi Farkediyorum. Bu Fikri Sizlerle Paylaştığım ve Beğenildiği Anda Hikayem Benim Olmaktan Çıkıyor Mu? Yani Burada İnsanlardan Kendi Hikayelerini Paylaşmalarını Bekliyorsunuz Ama Sonra Ne Oluyor? Hikayesini Size Sunan Kişilerin Bu İşten Bir Çıkarı Olmuyor Mu? Daha Net Bir İfade İle Senaryolaştırılmak İçin Seçilen Hikayenin Sahibine Herhangi Bir Bedel Ödenmiyor Mu? Burada Hikayesini Paylaşan İnsanlar Sadece Hikayelerinin Filmleştirilmesinden Aldıkları Hazla Yetinmek Zorunda Mı Kalıyor? Eğer Haddimi Aşmışsam Şimdiden Hepinizden Özür Dilerim.. Ve Mesajımı Yanıtlamaya Değer Bulduğunuz İçin Şimdiden Teşekkür Ederim.. Hepinize Saygılar, Sevgiler..
12. Yönetmen | 28 May 2008 tarihinde yazıldı. 6:22 pm
Sayın Sertuğ Bakırcı,
sorularınız yersiz ya da mantıksız değil. Sıfır Dediğimde isimli filmin senaryosunu yazarken ortaya biz bir hikaye atmıştık ve siz olsanız nasıl devam edersiniz gibi bir soru sormuştuk. Nihayetinde mahkum.net’in geçmiş sayfalarında görebileceğiniz öykü tartışmaları yaşandı. Filmin senaryosu ortaya çıktığında ise yapılan tartışmalar sonucunda -hikayenin ana hatları ilk başta tasarladığımızdan çok farklı olmamakla birlikte- tartışmaların yön verdiği bir eser ortaya çıktı diyebiliriz. Burada bir kaç nokta var, açıklamama izin verin.
Öncelikle hikayenizin mevcut halini, bir noter huzurunda size ait olduğunu onaylatın. Bu sadece burada yapacağınız çalışma için değildir, hikayenizin, herhangi bir şekilde size ait olduğunu ispatlamanız gereken bir durum olursa karşınıza bir ihtiyaç olarak çıkacaktır.
Öte yandan, bu site, bir yapım şirketinin kapısını aralama şansı bulamayan yeni yetenekleri keşfetmek için tasarlanmıştır. Yazma işi her halukarda tutku ister. Bir gün mutlaka hikayenizi birileriyle paylaşmak zorunda kalacaksınız. Burada paylaşırsanız ve çalışmanız üzerinde ilerleme kararı alır ve bir film haline gelirse (elbette bütçeler kesinleşip onaylandıktan sonra) hakettiğiniz miktarı ben, kişisel olarak takdir edip yazarına bir ödeme olarak yapmayı taahhüt ediyorum. Ama eğer öykünüz zaman içinde diğer katılımcıların da katkısıyla büsbütün değişecek olursa o zaman bu hak sadece size ait olmayacaktır. Katkıları değerlendirip tahakkuk edecek bir hak olursa bunun takdirini bana bırakıyor olmanızı bekliyorum. Eğer tecrübeli ve özgeçmişinde birden fazla sayıda sinema filmi ya da dizi film senaryosu yazmış bir yazar değilseniz, ilk işinizde (belki ilk işlerinizde) yalnızca para kazanma motivasyonuyla hareket etmemenizi öneririm. Ülkemizde bu tür konuların yasal bağlamda da sağlam temelleri olmadığı düşünülürse, yapacağınız iş, bir notere gidip her ihtimale karşı noterletmekten başka bir şey değildir.
Burada ortaya atacağınız fikrin olağanüstü ve tastamam olduğunu düşünüyorsanız biliniz ki yazdıklarınız yayınlanmadan önce ben okuyorum ve böyle bir yazıyı yayınlamak yerine yazarıyla irtibata geçmeyi tercih ederim. Burada başlattığımız çalışma mükemmel olduğu düşünülen hikayeler içinde değildir. Hikayesinin online ortamda geliştirilemesini göze alacak bayaiğitler aranmaktadır. Online beyin fırtınası… Ben sizin yerinizde olsam yine de bir notere uğrarım.
G. Yorgancıgil.
13. Nuh Bozdemir | 30 May 2008 tarihinde yazıldı. 6:39 pm
Karşımızda duran adalara bakıp, aralarından bir tanesine hiç kimsenin gitmediğini, orada neler olup bittiği hakkında bilgi sahibi olmadıklarını, kimsenin de bunun farkında olmadığını, nasıl olsa aralarından birisinin bunu yaptığını zannettiklerini söyleyen Nazlıcan beni denemek istemişti Caddebostan sahilinde piknik yaparken. Yanında getirdiği kitaplardan çocukça duygularla bazı bölümler okudu ve tarzıyla beni boğan bir yazarın kitabından bir sayfayı da benim okumamı istedi. Okuduğum sevgilinin mektubu idi, sanki benimle kitaptan konuşuyordu, sonra onu evine bıraktım. Yıllardır tanışıyorduk ve o gün başbaşa kalabilmiştik. Yeni bir hayata başladığımızı zannederken ayrı hayatlara başladık, ertesi gün beni terk etti.Kendisine inanmadım.
Bir keresinde bana farkında olmadan nasıl ölümden döndüğümü anlattı, bu tam da onun anlatabileceği bir şeydi çünkü onun gözlerinde ölümün ötesini de görmüştüm. Kendisine inandım.
Dünya da neyi en çok sevdiğimi kendi kendime sorduğumda gece hayatının müzikten ve atmosferinden kaynaklanan trans hali geliyordu aklıma önceleri. Işık gösterisinin de başarılı olduğu bir gece kendimi cennete de yakın hissetmiştim, o da oradaydı. Yalancı cennet.
Bir ses kulağıma fısıldayarak cazip teklifler sundu. Daha önce nelerden vaz geçtiğimi unutmuş. O da beni deniyordu. Artık denemiyor. Bu her şeyi bilen havasının hakkını veremedi o ses , güven vermesi bu kadar şarta bağlı birisi ile bu kadar uğraşmasını da ben anlamamıştım zaaten.
Geceler boyu sabahlayarak düşünürdüm daha önceleri, düşünce faaliyetinin kendisi arkadaşımdı ve o sizi bırakmaz. Önceki bütün güzeller sonuncusuna benzerlikleri kadar güzeldiler. Sonunda yokluğu seçtim, o beni başından seçmişti.
14. Nuh Bozdemir | 03 June 2008 tarihinde yazıldı. 8:28 pm
Suat Gönül ün çizgi romanlarını, gerçek hayatla dergilerdeki dünyayı ayırt edemeyen saf kız çocuğunun hikayesini gördükten sonra daha dikkatli okumaya başlamıştım; babası, derslerine engel olan, ahlak bozucu bulduğu dergileri okumasına izin vermiyordu. Gizlice okuyarak hayran olduğu hayal kahramanlarını bulacağına inanarak evden kaçan, karşısına çıkan bazı adamları Zagor, Mister No sanan kızın başına gelenleri tam olarak hatırlayamıyorum, bununla beraber onun ruh haline duyduğum derin saygı devam ediyor.
Kitap fuarına katılacağını duyduğumdan beri, genel olarak Türk Çizgi Romanı hakkında , özelde bu şaşırtıcı çocuk hakkında söyleyeceklerimi tasarladım. Kitabı imzalatmak için uzattığımda stratejimin dışına çıkarak o öyküye hala inanamadığımı söyledim. İlgili okuyucudan duyduğu memnuniyeti belli ederek; aslında kendisi için bu kadar vefakar hatta yarı deli okurlar dilediğini, belki de var olan öyle bir okurdan ilham alarak çizdiğini söyledi. Ben de saf insanlara imrenmemden, yatılı okul yıllarımda dergileri gizlice okumamdan bahsederek olayın benim için de önemli olduğunu belli etmeye çalıştım. Sırada bekleyenler homurdanırken özdeşleştirmede belli noktada durmak gerekir mi diye sordum. Bunu anlamak için ve bir denge tutturmak için geç kaldığımı, bazen sanatçı ile okurun zannedildiğinden daha güçlü bir iletişim için de bulunduğunu söyledi. Ne demek istediğini sormak istedim, soramadan teşekkür ederek oradan ayrıldım. Kısa süre sonra çizdiği dergiden ayrıldı, ardından da çizmeyi bıraktığını açıkladığını okudum. Artık Suat Gönül tarzında çizer kalmadı dergilerde.
Üniversiteyi bitiremediğimden ; bulabildiğim kısa süreli işlerde çalışarak tek odalı evimin geçimini temin ederken çektiğim sıkıntılar beni zor şartlarda yaşayan insanlara yakınlaştırdı. Yardımımı isterlerse, karşılık beklemeden onlara yardım edeceğime söz verdiğim günün akşamında Cevdet geldi. Hasta annesine bakmak için çalıştığı yazlık gece kulübünün otoparkındaki işini kışlık yer daha ufak olduğundan kaybetmişti. Patrondan içeride kalan parasını almak için ilk gittiğinde eli boş dönmüş, bu akşam açılış var para kazanırlar belki ben de paramı alırım benimle gelir misin, dediğinde tereddüt etmeden teklifini kabul ettim. Patron kapıda müşterilerle ilgilenirken Cevdet konuşabilmek için yalnız kalmasını bekliyordu. Ben de beş on metre uzakta, aynı kaldırımın üzerinde onları takip ediyordum. Hep mesafeli olduğum gece hayatının müdavimlerine ve çalışanlarına bakarken sanki haklılığım tescilleniyordu. Dışarıdaki personelin ballandıra ballandıra birbirlerine anlattıklarına bakılırsa biz gelmeden karışıklık olmuş ve halletmişler hemen. Nereden geldiği karanlıkta fazla belli olmayan bağırışmalar duydum, hemen sonra tam karşımdaki sokaktan gelen üç kişiyi fark ettim, içlerinden iki tanesinin elinde silah olduğunu ateş etmeye başlayınca fark ettim. Binaya ilk girebilen müşteriler ve personel kapıyı kapatınca kalanlar sağa sola kaçmaya başladılar. Cevdet, şoka giren, dışarıda kalan patronu yanlarında duran araba siper olacak şekilde hızla yanına çekti ve o anda ateşin ortasında duran genç kızı fark ettim, siz beni öldüremezsiniz diye bağırmaya başlayınca orada kalmaya karar verdim. Her şey saniyeler içinde olup bitti. Patron kolundan yaralanmıştı.
Adamlar koşarak uzaklaşırken dört kişi birbirimize baktık, Ahsen bana iyi olup olmadığımı sordu, iyiydim. Buraya ait olmayan görüntüsü ve tavırlarıyla patronun ayağa kalkmasına yardım etti. Cevdet patronu hastaneye götürdü. Geriye döndüklerinde çok şey değişmişti, Cevdet ikinci adam olmuştu, işyerinin sorumluluğu onda idi. Ahsen in de oraya benim gibi ilk defa o gün geldiğini günler sonra öğrendim, herkes o gün beraber geldiğimizi ve tanışıklığımızın çok eskiye dayandığını zannediyordu.
Dükkanın açık olduğu günlerde oraya gidiyor sabaha kadar kapının önünde kitaplardan, tanıdığımız ilginç insanlardan bahsediyorduk. Amcasını çok seviyordu, ondan çok şey öğrenmiş, kendisine yol göstermiş, kitaplarla konuşabilme özelliği varmış amcasının, hatta uzun araştırmalardan sonra bulabildiği bir tasavvuf kitabını okurken okuduğu bölümde yeni bir satır açılmış ve sen bu konuyu bizden daha iyi bilirsin yazmış ve o bölüm kapanmış. Kendisine Suat Gönül hakkındaki görüşünü sorduğumda onu okumaktan hoşlanmadığını söyledi yüzünü ekşiterek.
Hep açıklama yapmadan gideceği günü bekledim. O gün geldiğinde elinde bir çanta vardı. Hemen yakındaki sabaha kadar açık lokantaya gittik, radyoda Düş Sokağı Sakinleri nden Sevdan Bir Ateş çalıyordu. Çorba içtik. Biraz suskun kaldıktan sonra fazla konuşamayacağını söyledi, çantayı bana bıraktı. ” Sen mucize bekliyorsun ” dedi ve ekledi ” ben de mucize bekliyorum “.
Eve gidene kadar çantaya bakmadım.İçinde resimler çizilmiş kağıtlar, bir de cd vardı. Biraz dikkatli bakınca bunları Suat Gönül ün çizdiğini anladım. Yarım kaldığı belli olan hikayede büyücülerin uğraştığı aşıklar vardı. Cd den ekrana yansıyan görüntüsüyle karşılaşınca sevinci ve kederi aynı anda yaşadım, gülümsemeye çalışıyordu. Suat Gönül babası imiş, en büyük hayranının kızı olduğunu fark etmediği gibi, bütün çizdiklerinin Ahsen in hayatında vücut bulduğunu da geç fark etmiş. Ahsen babasının yarım kalan çalışmasını tartışmalarından sonra zorla alarak, yayımlanan son hikayeye uygun biçimde evden kaçmış. Babası bilmeden büyüyü devreye soktuğu için ve artık çizemediği için çaresizdik. Her şeyi anladım. Yarım kalan hikayemizi çizmeye başladım, yeniden
15. Sertuğ Bakırcı | 04 June 2008 tarihinde yazıldı. 8:17 pm
Sayın Yorgancıgil öncelikle ilk mesajıma karşılık verdiğiniz için teşekkürü bir borç bilirim. İzin verirseniz hikayeme geçmeden önce kısa bir konuya değinmek istiyorum. Bildiğiniz üzere Türk Sineması bugüne kadar dünya sinemasının devlerinin değindiği ve dünya çapında yankılar uyandıran bilimkurgu ve gelecek ütopyaları üzerine çalışmalar yapabilecek yeterli maddi imkanlara sahip olamamıştır. Ancak son zamanda üretilen G.O.R.A. ve Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu gibi filmlerde görüldüğü üzere bilgisayar destekli mutlu ya da mutsuz gelecek ütopyaları ve galaksiler arası seyahatlerin konu alındığı filmlerin yapılabilmesi bizler içinde artık mümkün olmaktadır. Ancak ne yazıktır ki yine bu örneklerde görüldüğü üzere bu konuya gereken ilgi gösterilmeyerek sadece dünyayı kasıp kavuran, gişe ve hasılat rekorları kıran Yıldız Savaşları ve türevleri filmlerle dalga geçmenin ötesine geçilememiştir. Türk sinema sektöründeki bu açık beni ve belki de milyonlarca seyirciyi üzmektedir. Bence artık bilimkurgu ve gelecek ütopyalarına gereken ciddiyetle yaklaşılmasının zamanı gelmiştir. Bunu sizin ve ekibinizin başarabileceğine olan inancım ve güvenimde sonsuzdur. Bu sebeple size yaklaşık 5 senedir yazmayı planladığım ancak bir türlü bitirmeyi başaramadığım 4 ciltlik roman dizimin özetinin ilk bölümünü gönderiyorum. Hikayemi 3-4 ayrı film olarak ele alabileceğiniz gibi tek bir film olarakta değerlendirebilirsiniz. Eğer hikayemin konusu ilginizi çekmeyi başarırsa devamını da göndereceğim. Saygı ve sevgilerimle Sertuğ Bakırcı…
Yeni Çağ Bölüm 1 Arayış
Yıl 3026 Dünya 700 yıldır sürmekte olan 3. Dünya Savaşının hükmü altındadır. Yüzyıllardır süren bu yıkıcı savaşlar dizisi sırasında gezegenin tüm dengesi altüst olmuş, mevsimsel hareketler tamamen değişime uğrayarak gezegenin her köşesinde yaşamını sürdüren insanlar açısından hayatta kalmanın imkânsız bir hale gelmesine neden olmuştur. Kıtalararası yer hareketlerinin düzeni bozulmuş, kıtaların birbirlerine olan yaklaşma hızlarındaki artış sebebiyle Cebeli Tarık Boğazının iki yakası bir araya gelmiş, Süveyş kanalı tamamen kapanmış, bu olayların sonucunda Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz’in okyanuslarla bağı tamamen koparak birer iç deniz halini almalarına neden olmuştur. Okyanuslarla bağlarını koparan bu denizlerde yaşamını sürdüren canlı türleri beklenenin üzerinde bir hızla tükenmiş, bölgede 3. Dünya Savaşına dâhil olmamayı başaran sayılı ülkelerin deniz ticaret yolları, yiyecek ve turizm kaynakları yok olmuş, mevsimsel hareketlerdeki düzensizliğin son noktası olarak da bölgenin yer altı su kaynakları günbegün tükenmiştir. Ortaya çıkan içme ve kullanma suyu ihtiyacı bölge ülkelerini zaten canlılıktan tamamen yoksun kalan deniz sularını arıtma ve kullanıma sunmaya iter. Deniz sularının kullanıma açılmasının ardından geçen uzun yıllar sonrasında artık Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz birer deniz olma vasfını kaybeder. Git gide kuruyan denizlerinde ortadan kaybolması gezegen çapında büyük bir kuraklığında başlamasına yol açar. Ozon tabakası aşırı derecede incelmiş ve atmosferdeki dengesizlik insanların yaşamını tehdit etmeye başlamıştır. Yüzlerce yıllık çalışmalara rağmen henüz galaksiler arası yolculuk edebilecek kapasitede bir uzay gemisi modeli üretilemediğinden insanların dünyayı geride bırakıp başka bir gezegene yerleşmeleri hala bir hayaldir. Durumun vahametinin en sonunda farkına varan ABD yüzyıllardır birlikte çalışmalar yürüttüğü ve teknolojilerini çözmeye çabaladığı uzaylı ırklarından yardım istemek zorunda kalır. Fakat yüzlerce yıldır dünya ırkını temsilen sadece ABD yetkilileriyle muhatap olmak zorunda kalan Galaktik Komite yetkilileri tüm Dünya halklarının temsil edilebileceği bir heyetin Galaktik Senatoda yer almasının vaktinin geldiğini düşünmektedir. Bu nedenle ABD’ye baskıda bulunulur ve gezegenin yeniden üzerinde yaşanılacak seviyedeki koşullara döndürülmesine karşılık Dünya üzerine resmen ayak basarak, tüm halklar ile resmi bir tanıştırılmanın sağlanması talep edilir. Gezegeni arkada bırakıp ayrılmanın mümkün olmadığı, olsa dahi insan ırkının yerleşebileceği koşullara sahip, başkaca canlı ırklarının yönetimi ve yerleşimi dışında kalabilmiş bir gezegen bulunamaması ABD’yi bu baskıya boyun eğmek zorunda bırakır. ABD başkanı dünya üzerindeki tüm resmi yönetimlerin yöneticilerine birer mesaj geçerek kendilerini Beyaz Sarayda yapılacak Yeni Dünya Düzeni toplantılarına davet eder. Davete icabet eden tüm devlet başkanları, cumhurbaşkanları, diktatörler ile haftalar süren toplantılar sonrasında Dünya Irkını Temsil Heyeti (D.I.T.H.) kurulur ve dünya çapında canlı yayınlanan bir basın toplantısı düzenlenerek dünya halklarına günler süren toplantıların amacı açıklanır. Yaklaşık bir hafta sonra ise yeni bir canlı yayınla Galaktik Komite üyeleri dünyaya ilk resmi ziyaretlerini gerçekleştirirler. İlerleyen günlerde de yanlarında getirdikleri bilim adamlarıyla kendi bilgi birikimlerini dünya halklarıyla paylaşmaya başlarlar. Gezegenin yeniden üzerinde yaşanılabilir hale getirilebilmesi amacıyla dev boyutlarda santraller kurularak sanal bir ozon tabakası oluşturulur ve atmosferdeki gazların seviyelerini tekrar insanların yaşamlarını sürdürebilecekleri uygun seviyelere çekecek çalışmalara başlanır. Ancak ne yazıktır ki kaybedilen canlı türleri ve denizlerin geriye getirilemeyeceği söylenerek, içme ve kullanma suyu başta olmak üzere birçok konuda galaksiler arası ticaret anlaşmaları düzenlenir. Galaktik Komitenin yetkilileri gezegenden ayrılmadan önce bir iyi niyet göstergesi olarak da biz insanların Yeni Çağ adını verdiğimiz bir galaksiler arası turistik seyahat gemisi hediye ederler. Bu olaylar yaşanırken kısa bir süreliğine de olsa dünya barışı sağlanmış, artık galaksiler arası ticaret anlaşmalarına sahip olan ülkeler ellerinde kalan geniş kurak toprak parçalarını birer sanayileşme fırsatı olarak değerlendirmişlerdir. Diğer galaksilerden gelen hammaddeler bu uçsuz bucaksız kurak topraklar üzerinde kurulan yeni nesil fabrikalarda işlenmeye ve hem Dünya halkının hem de diğer dünyaların halklarının hizmetine sunulmaya başlanır. Sonuçta hemen her ülkenin ekonomisinde gözle görülür bir gelişme sağlanır. Ekonomik açıdan kendisini garanti altına alan ülke liderleri de bir kez daha eski kısır çekişmelerine dönerek sadece birkaç yıl kadar süren dünya barışını yıkarak 3. Dünya Savaşının aslında bitmediğini sadece bir ara verildiğini göstermiş olurlar. Bu kaotik ortamda düzenli olarak dünyayı ziyaret eden Galaktik Senatoya bağlı ticaret gemileriyle ve galaksiler arası seyahat turları düzenleyen şirketlerin yardımıyla bir zamanlar gelişmekte olan ülkeler arasında sayılan Türkiye’de ekonomisini bir hayli düzelterek gelişmiş ülkeler kategorisine girmeyi başarır. Ülke olarak 3. Dünya Savaşına katılmamayı başaran çok az ülkeden birisi olan Türkiye bilimsel gelişmeler açısından da kendisini geliştirir. Devlet yetkililerinin eninde sonunda bu gezegenden ayrılmanın gerekeceğine yönelik düşünceleri neticesinde geliştirdikleri politikalar kapsamında Türkiye Uzay Bilimleri Enstitüsü (T.U.B.E.) kurulur. T.U.B.E.’nin halka lanse edilen amacı galaksiler arası seyahatleri daha da konforlu hale getirecek çalışmaları yürütmek gibi gösterilse de asıl amacı evrende insan ırkının kolonileşmesinin mümkün olduğu ve daha önce hiçbir ırk tarafından keşfedilememiş yeni bir gezegenin bulunabilmesidir. Bu kapsamda yürütülen çalışmalar sonunda meyvesini vermiştir ve NASA’nın çalışmalarının ötesine geçebilmeyi başaran ilk uzay bilimleri merkezi Türklere ait olur. Bulunan yeni gezegen üzerinde yürütülen çalışmalar gezegenin dünyanın günümüzden 80 milyon yıl önceki durumuna benzer özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Ancak daha detaylı çalışmaların yürütülebilmesi için yeni keşfedilen gezegene ülkenin en önde gelen bilim adamlarından oluşan bir ekibin gönderilmesi gerekmektedir. Fakat Türkiye’nin sahip olduğu tek galaksiler arası yolculuk yapabilen gemi Galaktik Komite yetkililerinin 300 yıl kadar önce dünya halkına hediye etmiş olduğu Yeni Çağ Turistik Uzay Seyahatleri Gemisinden başkası değildir. Böylesine bir araçla böylesine önemli şahısların ve teknik ekipmanın galaksiler ötesinde bir seyahate çıkarılması uzay korsanları, göktaşları ve daha birçok tehlikenin varlığı düşünüldüğünde oldukça tehlikelidir. Bu sebepten aylar süren çalışmalar sonucunda T.U.B.E. içerisinde Yeni Çağ Turistik Uzay Seyahatleri Gemisi modifikasyonlardan geçirilerek 1 ay sürmesi planlanan bu uzun seyahate hazır hale getirilir. Büyük gün gelip çatmıştır… Tarih 2 Haziran 3026’yı göstermektedir. Yeni Çağ Uzay Seyahatleri Gemisi ülkemiz için çok önemli 8 bilim adamını 1 aylık bir eğlence seyahatine çıkaracakmış gibi gösterilerek son hazırlıklarına başlar. O sabah Tekirdağ Askeriye Lojmanlarında bir üsteğmen her zamanki gibi şafak sökerken uyanmaktadır. Her sabah yaptığı gibi ilk iş olarak penceresinin perdesini aralar ve gözlerini gökyüzüne doğrultur. Tam o sırada bir kez daha hayatının en büyük kâbusuyla yüzleşmek zorunda olduğunun farkına varır. Hayatının en berbat felaketleriyle karşılaştığı günlerde olduğu gibi bir kez daha gökyüzünde o garip görünümlü gri ve beyaz bulutlar şekillenmişlerdir. Fakat bu defa üsteğmenin hayatta kalan tek yakınları olan 2 can dostunun 2 çocukluk arkadaşının hayatının tehlikede olduğunu haber vermektedirler. Günün ilerleyen saatlerinde olağanüstü bir şekilde direkt olarak binbaşıdan gelen garip, gizemlerle dolu bir emirle kurmak zorunda kaldığı 170 kişilik bir birlikle beraber tamamı kapalı kamyon kasalarında gizlenerek gece yarısına dek süren bir yolculuğa çıkmak zorunda kalırlar. Gece yarısında vardıkları yer Konya 112. Mekanize Piyade Tümeni Kışlasıdır. Gece yarısından sabah şafak sökene kadar süren bir dinlenmenin ardından yine tamamen üzerleri kapatılmış kamyon kasalarında gizlice başka bir yere aktarılırlar. Bu defa gizlendikleri kasalardan başlarını çıkardıklarında karşılaştıkları manzara inanılmazdır. Çünkü hayalini bile kuramayacakları bir maceranın eşiğinde olduklarını belli edercesine Türkiye Uzay Bilimleri Enstitüsünün bahçesindedirler. Türkiye’nin en önemli 8 bilim adamını koşullarını hiç bilmedikleri bir gezegene yapacakları yolculuk sırasında korumakla görevlendirilmişlerdir ve çıktıkları yolculukta uzay korsanlarından göktaşlarına kadar yığınla tehlike onları beklemektedir.
16. kerim gunay | 06 June 2008 tarihinde yazıldı. 12:29 am
sayin yonetmen
tesebbusunuz icin sizi oncelikle kutlarim.sifir dedigimde filmini birkac kez izledim.filminizde en cok begendigim noktalar,su gunlerde kulturumuzde hak ettigi onemi bulamayan tasvir sanati,mesnevi den alintilar,dogu kulturunun halk efsanelerinin esintileri ve bu gibi bu halka ait degerlerin seyirciyi sikmadan filme yerlestirilmesiydi.yukarida paylasilacak oykulerin evrensel olmasi sartini koymussunuz.filminizin korsan cd leri cin halk cumhuriyeti nde baya tutuldu.her cd cide gorebiliyoruz.yeni senaryolarda dahada evrensel birseyler yani bizi dunya ya anlatan lezzetler olsa daha bir hos olmaz mi?hatta ortak yapim bile dusunulebilir.surekli yurt disinda yasayan birisi olarak ulkemizin dis ulkelerde ne kadar yanlis tanindigini yada tanitildigini gordukten sonra bu yanlisligin sizin gibi sanatcilarin cabalariyla duzelicegine inandim.filmi beraber izledigim yabanci arkadaslarim mevlana nin turk olamayacagini aksine bir hristiyan yada eski yunan dusunuru olabilecegini saatlerce savundular.o yuzden lutfen film olsun diye senaryo yazmak yerine bazi degerleri savunsun diye film yapalim.ayni amerikan yada avrupa sinemasinda oldugu gibi bizi dunya ya bilimle sanatla kulturle tanitalim.yanlis mi?
17. Sertuğ Bakırcı | 06 June 2008 tarihinde yazıldı. 4:01 pm
Yeni Çağ Bölüm 2 Gezegen ( ya da keşfedilen gezegenin adı)
1 ay sürmesi hesaplanan yolculuk uzay korsanlarının ani bir baskını sırasında alınan hasarlar sebebiyle 1,5 aya kadar uzamış ve en sonunda Türkiye’nin uzay bilimlerindeki ilk başarısı olarak tarihe geçecek olan gezegene ulaşılmıştır. Atmosfere giriş sırasında bilinmeyen bir nedenle motorlarda meydana gelen bir başka arıza sebebiyle zorlu bir iniş yapılır. Yeni gezegene ayak basmadan önce gemiye modifikasyon sırasında eklenen test araçları vasıtasıyla gezegenin atmosferinin insanların yaşayabileceği özelliklere sahip olup olmadığı kontrol edilir. Kontroller sonunda insanların yaşamını tehdit edebilecek düzeyde herhangi bir gaz fazlası bulunmadığının tespit edilmesiyle Yeni Çağ yolcuları gemiden ayrılarak gezegende kolonileşmenin mümkün olup olamayacağının detaylı araştırılabilmesi amacıyla bir kamp kurmaya başlarlar. Kampın kuruluş çalışmaları sırasında önce gezegende yaşamını sürdüren vahşi yaratıklar (dinozorlar ya da insansı fiziki görünüme sahip ama hayvani içgüdüleriyle hareket eden yaratıklar) tarafından saldırıya uğrayan ekibimiz, daha bu saldırının etkilerinden sıyrılamadan kendilerini bekleyen büyük bir sürprizle karşılaşır. Başta ABD güçleri olmak üzere dünyanın önde gelen ülkelerinin askeri güçleri gezegene Türk ekibinden günler önce ayak basmışlar ve kolonileşme savaşlarına başlamışlardır. Bu durum Türk ekibi içerisinde bir ajanın varlığını gündeme getirir ve ekip içerisinde güvensizlik, tartışma ve kargaşa ortamının oluşmasına sebep olur. Kahramanlarımız bir yandan keşfedilmeyi bekleyen bu yenidünyanın vahşi yerlilerini evcilleştirmek amacıyla yürütülen bilimsel çalışmaları güvence altına almak; bir yandan destek birlikleri gezegene varıncaya kadar kolonileşme savaşlarında yenik düşmemeye çalışmak; bir yandan da Türk ekibi içerisindeki ajanın (eğer varsa) kimliğini tespit edip grup içerisindeki güven ortamını yeniden sağlamak zorunda kalırlar. Tüm bunlar olup biterken kader ağlarını örmüş, aşk 3 kahramanımızın da kapısını çalmıştır. Yeni Çağ ekibinin yolculuğu sırasında üç kahramanımızın korumakla hükümlü oldukları insanlarla kaynaşma dönemleri esnasında bir bilim adamının üsteğmenin daha olayların başlamasından evvel gökyüzünde gördüğü bulutlar ve o bulutları gökyüzünde her gördüğünde başına gelen olaylar hakkında yaptığı konuşmada bahsettiği kökeni binlerce yıl öncesine dayanan bir efsane üsteğmenin kafasını kurcalamaktadır. Efsaneye göre her birkaç bin yılda bir yeni milenyuma doğan ilk bebeğin üzerinde bir tılsım oluşmakta ve gençlik yıllarını karartan olaylarla yüz yüze bırakmakta, korkunç felaketlerle yüzleşmek zorunda kalan milenyum bebeği çektiği onca acının ardından ülkesinin tarihine geçecek bir şahsiyet olma yolunda mucizevî olaylara tanık olmaktadır. Eğer kahramanımızın başına gelenler anlatılan bu efsanenin gerçekliğini doğrulamaktaysa, üsteğmenin hiç beklemediği bu yolculuğa çıkmasının kaderine yazıldığı gün gökyüzünde gördüğü bulutların kahramanlarımızın hayatlarını tehdit mi ettikleri, yoksa onlara tozpembe bir dünya mı vaat ettikleri anlaşılamaz bir hal alır. Dahası eğer bu bulutlar bir tehdit unsuruysa kahramanımız olan üsteğmenin ve iki can dostunun hayatına giren yeni insanların, âşık oldukları kadınlarında hayatları tehlikeye girmiş demektir.
18. Sertuğ Bakırcı | 10 June 2008 tarihinde yazıldı. 6:58 pm
Yeni Çağ Bölüm 3 Eve Dönüş Bölüm 4 Yeni Düzen ya da sadece Yeni Düzen
Tarih 15 Temmuz 3027 Yeni Çağ ekibinin yeni keşfedilen gezegene varışlarının üzerinden bir seneden uzun bir süre geçmiştir. Kahramanımız üzerindeki tılsım artık güler yüzünü göstermeye başlamıştır. Aradan geçen bir yıllık süre zarfında kahramanlarımızın gerek bilimsel çalışmaların korunumu; gerekse dünya devletlerinin kolonileşme yarışı sırasında çıkardıkları çatışmalar sırasında göstermiş oldukları başarılı cesaret örnekleri gerekli mercilerce dikkate alınmıştır. Bu maceraya çıkmadan evvel bir üsteğmen olan kahramanımız yüzbaşılığa terfi edilmiş; 2 can dostundan emrinde teğmenlik rütbesiyle görev yapan arkadaşı üsteğmenliğe, patlayıcılar ve makineli tüfekler konusunda uzman olan uzman onbaşı arkadaşı ise asteğmenliğe yükseltilmiştir. Fakat her şeyde yolunda gitmemektedir. Yeni Çağın askeri kanadından sorumlu yüzbaşının Amerikan ajanı olduğu ortaya çıkmıştır. Ekibin içine sızmayı başaran ajanın Türk bilim adamlarınca yürütülen çalışmaların sonuçlarını çalarak Amerikan ekiplerine sığınması Yeni Çağ ekibinin en kısa sürede Dünya’ya dönerek çalışmalarının sonuçlarını devlet yetkililerine sunmalarını gerekli kılar. Amerikan ekibi henüz çalmış oldukları çipler ve yazılımları yeni gezegende yaşamını sürdüren vahşi yaşam formları üzerinde deneme fırsatı bulamamışlardır. Ayrıca Türk ekibinden çalınan verilerin Amerikan ekibinden de çalınmış olabilme ihtimali söz konusudur. Böyle bir ortamda kahramanlarımızın yeni görevi Yeni Çağ ekibini sağ salim ve en kısa sürede Dünyaya döndürmek ve başarı sağlanmış deneklerin yetkili mercilerce kontrol edilmesini sağlamaktır. Bu kez yolculukları diğer ekiplerle sürdürdükleri çatışmalar sebebiyle 2 ay sürer ancak ilk olarak Dünyaya varan ekip olmayı başarırlar. Ancak karşılaştıkları kaos ortamı gittikleri dönemden çok daha korkunç bir hal almıştır. Artık Türkiye’de dahil olmak üzere dünya üzerinde 3.Dünya Savaşına müdahil olmamış hiçbir ülke kalmamıştır. Çalışmaların başarılı sonuçlarının yetkililere sunumu sonrasında dünya üzerinde yeni bir çağ başlar. Bugüne dek savaş ve hizmet sektöründe kullanılan Cyberglerin yerini beyinlerine yerleştirilen çipler vasıtasıyla kontrol altına alınmış yaratıklar almaya başlamıştır. Böylelikle daha önce robotların üretimi ve kullanımı sırasında dünyaya yayılan çeşitli atıkların dünyaya verdiği zararlı etkiler devre dışı kalmıştır. Yeni kurulan düzen sayesinde dünyanın ömrünü tamamlama hızı yavaşlamaya başlar. Birkaç yıl boyunca tüm savaşlar yenidünyadan getirilen yumurtaların kuluçkalandırılmasıyla üretilen yaratıkların beyinlerine çipler yerleştirilmesi sonucu oluşturulan ordularla yapılır. Ancak bir süre sonra çiplerin yenidünyadan getirilen yaratıkların üzerindeki hâkimiyeti son bulmaya başlar. Aniden kimyasal reaktörlerde, nükleer santrallerde, silah üretilen fabrikalar ve silah depolarında ve daha sayısız ortamda gönül rahatlığıyla hizmetlerinden yararlanılan yaratıkların kontrolden çıkıp etrafa saldırmaya başlamaları ifadesi mümkün olamayacak felaketlerinde başlamasına sebep olur. Nükleer santrallerde, kimyasal madde üreten reaktörlerde, silah üretim ve depolama merkezlerinde meydana gelen patlamalar sonucu dünyanın dengesi tamamen altüst olur. Kaçınılmaz sona artık çok az kalmıştır. İnsan ırkının yok olması söz konusudur. Böylelikle dünya halkları zoraki bir barışı sağlamak ve el birliğiyle gezegeni istila eden bu yaratıklardan insan ırkını korumanın yollarını araştırmak zorunda kalır. Bu amaçla uluslar arası bir ekip kurularak yenidünyadan getirilen yaratıkların neden kontrolden çıktıkları ve şimdiki durumda neler yapılabileceği üzerine araştırmalara başlanır. İnsan ırkı yeraltındaki sığınaklarda yaşamını sürdürüp yerüstünü ele geçirmiş yaratıkların kontrolden çıkma sebeplerini araştırırken, evrenin en gelişmiş ırklarından biri olmasına rağmen bir o kadarda vahşi ve sömürgeci tutumlar içerisinde olan Goburolular ? ( daha güzel bir isimde bulunabilir ) uzun zamandır sömürge haline getirmek için bir gezegen arayışı içerisindedirler. Dünyanın bu zor durumu ve karşı koyacak güce sahip olamaması sebebiyle hedef olarak seçilmesi uygun görülür. Yeraltında yaşamını sürdüren insan ırkı şimdide kapılarına dayanan uzaylı istilasıyla karşı karşıyadırlar. Yerüstünü istila etmeye başlayan Goburolular yeni keşfetmeye başladıkları dünyada karşılaştıkları yaratıklarla boğuşurlarken, yeraltındaki bilimsel çalışmalar sonuç vermeye başlar. Yürütülen çalışmalar sonucunda ortaya çıkan gerçek, insan ırkının yarışma psikolojisiyle hareket edip ne kadar yanlış kararlar verebileceğini göstermektedir. Yenidünyanın yaratıklarının beyinlerine yerleştirilen çipler aradan geçen birkaç senelik süre zarfında etkisiz hale gelmekte, çiplerin yaratıkların türlerine göre değişecek şekilde bir ila birkaç senede bir değiştirilmeleri gerekmektedir. Yeni Dünya Düzeni yıkılmıştır. Dünya büyük yok oluşuna günbegün yaklaşmakta, ancak insanlar sığınaklarından dışarı çıkamayacak bir duruma gelmiş bulunmaktadırlar. Gezegeni bir an önce terk ederek yenidünyaya yerleşmek gereksinimi vardır. Sonuçta Galaktik Komite ile irtibata geçilerek Goburoluların istiladan vazgeçmelerinin sağlanması kararı alınır. Fakat yerüstünü istila eden yaratık türlerinden birisinin uydu haberleşme sistemlerine zarar vermesi sebebiyle bu mümkün olamamaktadır. Yenidünyada bu yaratıklar hakkında yeterince deneyim kazanmış, ekipler toplanarak uluslar arası bir ekip kurulması ve yeryüzüne gönderilmesi kararı alınır. Yaratıklarla mücadelede deneyimli olan kahramanlarımıza bir kez daha görev düşmektedir. Bu defa verilen görev yeryüzüne çıkmak, uydu haberleşme sistemlerinin onarımı çalışmalarının yürütülmesini mümkün kılmaktır. Görevlendirilen ekip içerisinde bir zamanlar Amerika’ya bilgi sızdırması sebebiyle Yeni Çağ’ın askeri kanadının sorumluluğundan ve ordudan ihraç edilen eski deniz yüzbaşı da bulunmaktadır. Maalesef aradan geçen zaman yüzbaşının kişiliğinin değişmesinde herhangi bir fayda sağlamamıştır. Kişisel çıkarlarını bir kez daha tüm dünya çıkarlarının üzerinde tutan yüzbaşı verilen görevden en iyi şekilde nemalanmak adına tüm ekibin hayatını tehlikeye atacak davranışlarda bulunur. Fakat gelişen olaylar neticesinde kendi canından olur. Operasyonun tamamlanmasıyla kahramanlarımız bir defa daha madalyalarla ödüllendirilirler. Artık her şey yolunda gitmektedir. Kahramanlarımızın başarıları tarihe geçmekte ve çok kısa bir süre sonra yenidünyaya yapılacak yolculuğun ardından evlilik planları yapılmaktadır. Uydu haberleşme sisteminin tamiratının ardından Galaktik Senatodan yardım istenir ve Senatonun baskılarıyla Goburolular istiladan vazgeçirtilir. Goburoluların dünyadan çekilmelerinin üzerine insan ırkı artık miadını dolduran bu yaşlı gezegeni terk etmek üzere bir işbirliğine girişir. Tüm imkânlar seferber edilerek dünyada hayatta kalmayı başarmış insanların tümünü yenidünyaya taşıyacak kapasiteye sahip uzay gemileri inşa edilmeye başlanır. Altı ay sonra tüm insan ırkını taşıyabilecek kapasitelerdeki gemilerin üretimi tamamlanır ve yenidünyaya yapılacak son ve geri dönüşü olmayan yolculuk başlar…
19. Doğanay Tezcan | 13 June 2008 tarihinde yazıldı. 2:40 pm
Öncelikle merhaba..
mahkum neti geç keşfetmiş ve sıfır dediğimde filminin yapımına katılamamış şansız kişilerden biriyim..Ama burada yazılmış olan herşeyi okudum. Yönetmenimizin yeni bir hikaye üzerinde birlikte çalışma fikrini duymak beni heyecanlandırdı. bu benim gibi daha önceki çalışmaya yetişeyemenler için yeni bir fırsat olabilir. yanlız bu yeni çalışma hakkında belirtmek istediğim bazı hususlar var.
Öncelikle sayın yönetmenim gördüğüm kadarıyla filmin nasıl bir film olacağı ile ilgili herhangi bir sınırlama getirmemişsiniz? komedi mi? korku mu? gerilim mi? drammı?
ya da film neyi sorgulayacak? neyi anlatmak için yanıp tutuşacağız? Çıkış noktamız ne olacak? (Karakterler, Olay veya Tema?)
bu yüzden önce filminn türü ve teması gibi bazı konuları baştan kararlaştırmak daha doğru olmaz mı ? Çünkü bu şekilde belirli bir konuya hep birlikte odaklanmış olacağız.
evet diyebilirsiniz ki burada kendi öykülerini yazan arkadaş var. farklı temaları var. bir bölümünü inceledim ve okuduklarımdam hiçbiri bana nasıl bir film olduğunu anlatacak birkaç sayfalık bir taslak yani sinopsis havasında değildi..türünü ve temasını bir okuyuşta anlayamadığımdan konuyu sevip sevmeyeceğimi anlamak için sonuna kadar okumalıydım. Bu yüzden arkadaşlarımın bizlerin konuya hemen dahil olabilmemiz için kısa sinopsislerini öncelikle bizlerle paylaşmalarının daha yararlı olacağı kanısındayım..
arkadaşlarımızın kendi öykülerini paylaşmaları da güzel olmakla birlikte bir başka önerimde tür ve tema belirlendikten sonrada hep birlikte bizi film öyküsüne doğru götüren bir beyin fırtınasıyla adım adım bir öyküyü oluşturmanın da mümkün olduğudur. Bu hem çok eğlenceli olur hem de bir inşaatın temelindeki tuğlalar gibi hepimiz bu yapımın ucundan köşesinden tutmuş oluruz. bu durumda eser sahibi kim olucak gibi bir sorunla karşılaşılabilir tabi ki. Ama daha önceki çalışmada da gördüğüm kadarıyla filme kimin ne kadar katkıda bulunabildiği zamanla kendini zaten belli edecektir diye düşünüyorum..
20. Doğanay Tezcan | 13 June 2008 tarihinde yazıldı. 8:42 pm
hala yukarıda yazdığım gibi önce bir tema ve türün belirlenmesi gerektiğine inanmakla birlikte kendi öykümü de sizinle paylaşmak istedim..kimbilir belki arkadaşlarımızda bu öykü üzerinde çalışmak isteyebilirler. Ama şunu belirtmek isterimki bu öykünün henüz bir sonu benim içinde yok..Daha doğrusu olan sonu değiştirme isteğindeyim demeliyim..Umarım sizlerin fikirleriyle bu öyküye farklı açılımlarla bir son getirebiliriz..
Masum görünen bir aşk ilişkisi bazen bir taraf için kabusa dönüşebilir…
Sibel,üniversiteyi bir yıl uzattığı son yılda bir barda üniversitenin birinci yılından beri hoşlandığı Serkan dan görüşelim teklifini aldığı gün dünyalar onun olmuş, ilk görüşmelerinde Serkan’ın kendinden, ailesinden ve işinden konuşmaktan kaçınması ona o an garip gelmemiştir.. Ama bu sevinci kısa sürer. Serkan aylarca Sibel’i hiç aramayacak bu da Sibel için ne iş ne de cep telefonunu bilmediği sevdiği adamın telefonunu çaresizce beklediği günler ve haftaları beraberinde getirecektir. Aylar sonra Serkan’ın telefonuyla buluştukları zaman Serkan’a her şeyin nedenlerini sormaya niyetlidir. Serkanın vermekten kaçındığı çalıştığı bankanın telefonunu istemek için onu sıkıştırdığı sırada beklemediği bir an da Serkan dan gelecek cevap bilmese de Sibel’in hayatını kabusa çevirecektir. Serkan ona bir sır verecektir. O bir bankada çalışmamaktadır. O, istihbarat teşkilatında görevlidir..
Sibel Serkan’ın sözlerinin bir tür şaka olduğunu düşünmüştür önceleri. Ama karşısındaki genç adam çok ciddi olduğunda ısrarcıdır. Sonraları Sibel düşünmeye başlar. Serkan onunla bir oyun içinde midir? Yoksa doğruyu mu söylemektedir?.
Serkan’a aşık olmasa ve dört yıl boyunca onu bir nebze olsun tanımamış olsa belki de bu sonu belirsiz ilişkiye çoktan nokta koyması gereklidir. İçinde Serkan’ın sözlerine kuşkuyla bakışıyla ona inanma isteği arasındaki duygusal ikilemi Sibel’i büyük bir psikolojik kaosa doğru sürükleyecektir. Artık Sibel aylarca aramayabileceğini bildiği, aylardır nerede kiminle olduğunu soramayacağı sadece belirsiz bir zamanda ararsa görüşebileceklerini bildiği bir ilişkinin içindedir.
Gittikleri Serkan’ın arkadaşının evinde telesekretere bırakılan şifreli bir mesajın ardından Serkan’ın onu apar topar evine bıraktığı zamanda da soramayacaktır kimin aradığını..en kötüsü sevgilileriyle ilişkilerinde problemler yaşayan herhangi bir kız gibi arkadaşlarıyla bile paylaşamayacağı kadar büyük bir sırrı taşımaktadır içinde. Sevdiği adamın sözleri gerçekse sevdiğine zarar vereceğine inandığı için kimseyle paylaşamaması gerektiğine de inanmıştır..
Serkan’ı anlamak, yaşadığı durumu bir nebze olsun anlama peşinde, Kendini bir anda kitapların içinde bulur. Gerçek dünyaya kapalı bir dünyada yaşamak durumunda olanların; istihbarat teşkilatı eski üyelerinin anılarını yazdıkları kitaplar onu aydınlatmaktan çok daha büyük bir psikolojik travmaya doğru Sibel’i sürükleyecektir. Yazılanlarda istihbarat teşkilatı üyelerinin görüştükleri herkesin nasıl teşkilat tarafından izlenildiğinden bahsedilmektedir. Dinlenilen telefonlar, gizlice izlenilen kişiler..
Her şey telefonda konuşurken telefon hattında duyduğu cızırtıyla başlar..Arkada duyduğu uğultu Sibelin yaşayacağı paranoyanın ilk kıvılcımıdır. Sonraları ise buna gece yolda arkadan birilerinin onu izlediğine inandığı ayak sesleriyle irkildiği ve koşar adımlarla eve geldiği günler eklenir. her yerde onu izleyen insanlar görmektedir. Metroda, otobüste gittiği bir kafede..Artık delirme noktasındaki bir sınır çizgisinde gelip giden bir cehennemin içindedir..
21. Nuh | 20 July 2008 tarihinde yazıldı. 5:28 pm
Feribottan adaya bakarken; bir bulutun üzerine nasıl da ahenkle yerleştiğini, olumlu duygularla fark ettikten hemen sonra bu görüntüden ilahi anlam çıkartmak için kendini zorladı. Gidecek olduğu adanın üzerinde bulut olan değil de onun yanındaki olduğunu anladığında ise bir başka sevindi.
Kalbinden çıkmayan, gönlünün sultanı Eftelya’ yı hatırladı hüzünlü Hüseyin.Gökçeada; memleketin en batı noktasında,şaşırtıcı sakinliği ile bekliyordu. Anne babası, Yusufi mahlası ile şiirler yazan Yusuf Amca ve melek yüzlü Meryem Teyze’ nin evini bir aylığına kiralamışlardı. Ev İsa Tepesi’ nin hemen yamacında idi. Adadaki hemen her konuşmalarında olduğu gibi, İsa Tepesi ile alakalı mevzularda da farklı görüşler seslendirildi. Mesihin bizzat bu tepeye ineceği söylendi bir başkası ortodoksların bulundukları her yerde yüksek bir tepe ya da dağın bu olay için bir potansiyel teşkil ettiğini söyledi en sonunda birisi adanın ortodoksların dünyadaki ruhani merkezi olduğunu söyledi. Yabancılardan gizlenen bilgiler bunun ne kadar ötesinde olabilir diye düşündü Hüseyin. Orada sembol olmuş Madam’ ın meşhur kahvesini içmeye giderlerken kuzenleri kendisinden daha sevinçli idiler. Ama Madam ölmüştü ve kahveyi artık oğlu yapıyordu. Televizyonda, belgeselde görmüştü oğlunu, biraz ketumdu. Kahveye gittiklerinde onlara iyi davrandı. Kahvehane temiz ve serindi. Bir muhabbet başladı ve Hüseyin; anlatılanlardan, bilgilerinden, elinde biberonla kuzuya süt içiren fotoğrafından ve kim bilir kimin ne için söylediği ” o hep burada ” cümlesinden Madam’ ın azize olduğuna karar verdi. Kahvelerini bitirip ayrılırlarken Hüseyin ” Biz Uğurlu köyünde kalıyoruz” dedi. Madam’ ın oğlu da ” Orası adanın en temiz yeridir” dedi. Kuzenlerden bir tanesi bunun esnafça bir tavır olduğunda ısrar etti, diğer dört tanesi iyi niyetle söylenmiş olduğuna inandı, konu Yusuf Amca’ ya anlatıldığında ilk defa bir rumun müslüman köyü ile alakalı iyi şeyler söylediğine şahit olduğunu söyledi. Ama Hüseyin Eftelya’ nın neden karşısına çıkmadığını merak ediyordu. Aslında aile büyüklerinin iş konularındaki tartışmalarının haricinde , esrarengiz yönlere kayan konuları seçen ve kurcalayan hep kendisi idi. İki gün içinde telefonla konuştuğu iki arkadaşından birisi ortaokulu burada okumuştu, diğerinin de yatırımı vardı. Ada ortak noktaları birleştirmeye devam ediyor. Bir kaç aile bir arada yenen akşam yemeğinden sonra Konfiçyüs’ ün bir sözüyle başlayan sohbette sıra Sokrates’ e geldi, bu konuda her zaman söyleyecek bir sözü olan Hüseyin bu defa sadece dinledi. Bir bahane bulup masadan kalktı, biraz vakit geçirdikten sonra İsmail Amca’ sının yanına gitti . Çay içmek için balkona çıktılar. Hüseyin’ e son zamanlarda olduğu gibi, ölümden ve dünya hayatının geçiciliğinden, her zaman olduğu gibi Allah’ tan bahsetti. İçinden benim de ölümü düşünüp rahatladığım dönemler oldu diye geçirdi, ama şimdi yaşamak istiyordu. Yıldızlar ve ay ile ilgili benzetmelerden bahsederken Eftelya’ nın yıldızlar ve ay hakkında neler söyleyebileceğini tahmin etmeye çalıştı, edemedi. Çünkü onun hakındaki gerçek tahmin ettiği gibi değildi. Bunu sonraki gün yaşayarak gördü. Eftelya tarifsiz hüznü, kırılgan çocuksuluğu ve olanca asaleti ile karşısına çıktı, yağmur ikisinin yerine konuştu.
22. Can ılgaz | 21 July 2008 tarihinde yazıldı. 4:11 pm
şahsen sıfır dediğimde filmini izledim, ben fragmanlarından ötürü daha gerilim ögeleri bulunan bir film bekliyordum. Ayrıca filme gelirsek hikaye biraz karışık gibi geldi. Kurguda da -sanırım ilk film olması dolayısıyla- hikayeyi anlatmada aksaklıklar var gibi geldi. Birbirine paralel giden hikayeler finale doğru birbirini tamamlanıyor ama o noktaya gelene kadar seyirciyi sıkıyor ve ne yalan söyleyeyim sonunu izlemekten imtina ettim, çünkü beklediğim final bir türlü gel(-e)medi.
ben şahsen burada kişisel hikayelerimizi yazmak yerine şehir efsaneleri olmuş mitler, öyküler yazmamız gerektiğini düşünüyorum. Hem böylece telif sıkıntısı ordadan kalkar, hem daha yaratıcı işler olacağı kanısındayım.
Ben, özellikle anadolu’da sık sık anlatılan “definecilik öyküleri” ne değinmek istiyorum. 4 kişinin yola çıktığı, ve eğer gerçekten ihlasla yaklaşmadıkça kimsenin defineye ulaşamayacağı öbir hikaye duymuştum, dilerseniz bunu paylaşabilirim.
Birde ölüm üzerine kısa bir hikaye vardı, kimi kimseler eğer dünya’da kötü ameller işlemişseler,öldüklerini musalla taşında tabutlarını görene kadar anlamazlarmış. Biraz sır kapısı gibi olacak ama bunu uzun bir metafordan gayet güzel bir senaryo çıkacağını düşünüyorum. Saygılar.
23. seçkin kılıç | 05 August 2008 tarihinde yazıldı. 8:28 pm
selam mahkum.net üyeleri.sitenizi yeni keşfettim ve beni gerçekten çok heyecanlandırdı.tabi siteyi keşveder keşvetmez siteniz hakkında geniş bir araştırma yaptım ve emin olun bende ilk projeye katılmış kadar oldum.ilk projenin ardından ikinci bir projenin düşünülmesi ilk işin başarısını gösterir.ama ben şuna inanıyorum öykü hakkındaki kısıtlamadanda görüldüğü gibi(3- Evrensellik. Sadece ülkemiz izleyicisi için bir anlam ifade etmemeli. Avrupa ülkelerini de içine alan bir hedef kitleye hitap eden bir öykü avantajlı olacaktır) sayın gökhan yorgancıgil busefer daha büyük bir proje hevesinde ve bunu gerçekleştirmek bizim elimizde.ben önümüzdeki bir kaç gün içinde benim kafamda ve kalemimde büyük bir kısmı bitmiş bir hikayenin kısa bir özetini hatta fikir halini sizlerle paylaşacağım.yani sitenin amacına uygun bir hizmetle sizlerin hayal gücüne açacağım.şimdi özet gelmeden önce şöyle birşey yapalım.size tek bir cümleyle çıkış noktası yazıyorum bu öykü hakkında.2008 yılında istanbulda yaşayan bir mafya üyesi bir gün 1200′lü yıllarda osmanlı ordusunda asker olduğuna dair halüsinasyonlar görmeye başlar…görüşmek üzere…
24. Bener KOÇAK | 07 August 2008 tarihinde yazıldı. 1:06 am
Filmi hala kafamda oturtamadım ama fragmanı şuan gözlerimin önünden geçiyor.Zihnimde binlerce çekim yapıorum. Bunuda sizinle paylaşmak istiyorum.Bence öyle bir film olmalı ki insanlar bu filmden çıktıklarında 5 dakika durup kendilerini düşünmelerini istiyorum.Kendi kendilerini sorgulamalılar.Ben kimim? Ne yapıyorum demeli.
————————
Fragmana gelince:
Yağmur sesleri gelmektedir. Görüntü 1-2 sn sonra gelir.Yağmur yağıyordur.Saat akşam 9-10 sıralarıdır.Birden birinin ayak sesleri gelmeye başlar.Normal yürüme sesleri değildir.Duyanlar koştuğunu anlayabilmeli ve birden birisi hızla geçer kamera onu arkasından takip etmeye başlar.Sadece ayaklarını görüyoruz. o görüntülerden ne kadar hırslı oldugunu anlayabilmeliyiz ve birden o koşan erkeğin seslerini duyarız.Fragmanı izleyenlere seslenmektedir.
-Şuan kendinizi mükemmel zannediyorsunuz değil mi?
-En yakışıklı en güzel sizsiniz değil mi?
- ve her şey güllük gülistanlık.
- ve sizin için sadece bi dünya var oda SİZ siniz.
Böyle düşünmeye devam edin.Başkalarına ne olduğu başkalarına neler hissettirdiğiniz.Hiç önemli değil değil mi??
———
Yani aklımdan böyle bişeler geçiyor.Açıkçası söylediği cümleler daha güzel olabilir.Edebiyatıma çok güvenmiyorum ve edebiyatına güvenen arkadaşlardan yardım bekliyorum diyebilirm
Genel olarak kafamda tam oturtmadım ama filmin ana yapısı şöyle olabilir.Film toplam iki kısımdan oluşuyor ya.Birinci kısımla ikinci kısım aynı olucak yani sinemada ara verildikten sonra 2. yarı 1. yarının aynısı olucak ama farklı bi şekilde farklı bi açıdan aslında görünenlerle,görünmeyenler arasındaki farkı göstericek.Yani aslında iyi görünen şeyler çok yanlış yada gözümüze çok yanlış görünen bazı şeylerin olması gerekmiş gibi..Böyle farklı bi film olabilir.Ama kafamda tam olarak hikayeyi oturtamıyorum.Eğer sizde yardımcı olursanız yada Şuanki fikirlerime yorum getirip yol gösterirseniz çok sevinicem..
25. Nuh | 22 August 2008 tarihinde yazıldı. 1:35 am
Saç tıraşı Elvis’ i andıran bir adamdı Kamil. Varlıklı ve eğitimli ailesine rağmen kötü arkadaşlar bulur, serserilik yapardı. Çevresine zararı olmayan serseriliğiyle İstanbul’ un gece hayatının sadık müdavimlerindendi. Beyza ile tanıştıktan sonra kendisini kız arkadaşına, aslında kızın babasına isbat etmesi gerekti. Çünkü kızdan çok etkilenmişti, ilk defa evlenmeyi düşünüyordu. Beyza’ da babasına çok bağlı idi, evleneceği adamı babasının onaylaması şart idi. Kamil saç tıraşını, giyim tarzını değiştirdi, müstakbel kayınpederi ona yakınlık gösterdi, damat adayına evlenmenin kutsallığından, bir tür kahramanlık sayılabileceğinden geleneklerden, tarihten örnekler vererek bahsetti. Kabadayı Cumhur Bey kızıyla evlenmek isteyen delikanlıya rakip mafya liderini öldürmeyi şart koştu, güvenini ifade etti. Kamil kıza değer vermediği ya da ölmekten korktuğu için değil teklifi gurur kırıcı bulduğundan tereddüt etti, fakat kabul de etti. Kılık değiştirerek adrese gittiğinde aradığı adam yerde cansız biçimde yatmakta idi, polisin gelmekte olduğunu hissederek oradan uzaklaştı. Beyza’ nın kendisine kurduğu tuzağın sebebini merak etmedi ve onu bir daha görmedi. Kaderci bir yaklaşımla başına gelenleri günahkar oluşuna bağladı. Temizlenmeye karar verdi. Ancak temizlenmenin yolunun münzevi hayat ya da yüksek ideallerden değil, kendisine örtülü düşmanlıkla yaklaşan eski çevresiyle hesaplaşmaktan geçtiğini çok geçmeden anladı. İntikam ona iyiye, güzele ve kutsallığa dair pek çok kapılar açtı.
Yorum yazın
Bazı HTML kodları kullanılabilir:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>
Bu yazıyı izle | Yorumlara RSS yöntemiyle abonelik