Gözünüzde Canlandırın!

18 July 2007

Senaryo Yazımında Görüntü ve Duygunun İlişkilendirilmesi

“Bir resim bin söze bedeldir.” Hepiniz bunu binlerce kere duymuşsunuzdur… ama senaryolarınıza tatbik ediyor musunuz?

Karakterlerin ne hissettiğini yakalayıp, ifade eden tek bir olayı açıklayan yarım sayfa kafi iken,
kendinizi aynı duyguları ifade etmek için sayfalar boyunca ne hissettiklerinden bahseden karakterler yazarken bulabilirsiniz.

İşte senaryo yazımı budur: seyirciye duyguları olabilecek en hızlı, kesin ve öz şekilde aktarmak. Yazar, sahnelerin montajı ve o o sahnelerin uyardığı duygular sayesinde hikayesini anlatır. Çok kısa, olaylara odaklanan, çok kısa ama çok güçlü sahnelere bakalım. Bu sahneler evrensel duyguları, özenle seçilmiş görüntüler ve minimal diyalogla aktarıyorlar.

Prenses Gelin: Aşk
Senaryo yazarı William Goldman’nın şaheseri, Prenses Gelin, aşk hakkında bir film. Hikaye yakışıklı genç hizmetli Westley’in (Cary Elwes) güzel hanımı Buttercup’a (Robin Wright Penn) aşık olduğu eski bir çiftlikte başlar. Kulübesinde akşam yemeği hazırlarken Buttercup döner ve Westley’e seslenir, “Sen! O sürahiyi getir bakayım.” Sürahi, Buttercup’tan yarım metre bile uzakta değildir! Westley ise odanın uzak köşesindedir! Buna rağmen, Westley ona yaklaşır. Dikkatlice onu süzer. Buttercup’ın da gözleri ondadır. Biz düşünürüz, “Kızı öpecek mi?” Westley, sürahiyi asılı olduğu yerden alır ve ona uzatır. Gülümseyerek fısıldar, “Nasıl isterseniz.” Buttercup bunun anlamını biliyordur, “Seni seviyorum.” O da ona gülümser. O da onu sevmektedir. Sahne biter.
Prenses Gelin
Burada Goldman, hikayesinin aşk tanımını sunuyor: Birisine aşık olduğunuzda, onun için herşeyi yaparsınız ve size herşeyi yapmasına izin verirsiniz. Goldman bu tanımı, hikayesinin temasını, odanın bir ucundan öbürüne yürüyüp, sevdiği kadına bir çömlek veren bir adamın görüntüsü ile dramatize ediyor. O kısacık iki satır diyalog, görüntüye göre ikinci planda. Sahneyi sessiz izleyin, hala ne olduğunu ve ne hissetmeniz gerektiğini anlayacaksınız. Ayrıca pastoral çevreyi de göz önünde bulundurmalıyız – dünyada sadece bu iki insan varmış gibi olması, neredeyse efsanelerde geçiyormuş gibi. Kızın ailesi nerede? Medeniyetin geri kalanı nerede? Önemli değil… tek önemli olan onların aşkları.

Seksi Canavar: Tehlike
Seksi Canavar
Seksi Canavar adlı filmde (senaryo Louis Mellis ve David Scinto), azılı suçlu Don Logan (Ben Kingsley) ilk defa havaalanında yürürken görülüyor. Ama bu adam sadece yürümüyor: adeta fırlıyor… o bir füze. Ve füzelerin asıl özelliği hedeflerine vardıklarında patlayıcı etkiler göstermeleridir. Bir elinde çantası, diğer elinde pardesüsü, Don etrafta dolaşan bir düzine insanı yararak ilerliyor. Göz kırpmıyor. Gözleri dimdik ileri bakıyor. Hedefine kilitli. Her adımında hareket eden ayakları dışında vücudunun başka hiçbir noktası oynamıyor. Bu adam bir dirhem bile enerji ziyan etmiyor. Enerjisini görevi için saklıyor… İnsanların canını yakmak. Sahne 30 saniye sürüyor ve tek bir kelime konuşulmuyor. Sadece Don’un A noktasından B noktasına gidişini izleyerek bu adam hakkında filmin geri kalanı için bilmemiz gereken herşeyi öğreniyoruz. Seyircinin hissettiği duygu, korku… Çünkü bu adam besbelli ki tamamen tehlikeli ve önünden çekilseniz iyi olur.

Star Wars: Stres! Heyecan/Mutluluk!
Sinema tarihinin en ikonik görüntülerinden biri Millenium Falcon’un “ışık hızına atlaması”dır. Bu özellik ilk kullanıldığında, yazar-yönetmen George Lucas, Han Solo’yu (Harrison Ford) bir iki tuşa bastırıp, atlamayı gerçekleştirmiyor. Bu ne büyük bir yazık olurdu! Bunun yerine, ilk olarak bir iki dakikalık dayanılmaz dramatik gerilim geliyor. Falcon uçarken, iki büyük kötü gemi ortaya çıkıp, onlara ateş etmeye başlıyor! Falcon’un kokpiti sallanıyor, herkes ordan oraya savruluyor. Konsolda bir ışık yanıp sönmeye başlıyor. Koruyucu kalkanlarını kaybediyorlar! Han ve Chewbacca sağda solda düğmelere basmaya, aşağıda yukarıda anahtarlar açıp kapamaya başlıyorlar. Han, Luke’a (Mark Hamill) kızıyor bir anda, “Hiperuzayda yol almak, ürün ilaçlamaya benzemez, ufaklık!” Bilgisayardan koordinatları beklemek zorundalar çünkü yanlış birşey yaparlarsa hepsi ölebilir. Ama eğer kısa zamanda da birşeyler yapmazlarsa kesin ölecekler. Stresli bir durum!
Star Wars
Kokpitin dışındaki görüntü karanlık. Herşeyi kaybetmiş gibiler. Ölümü bekleyen av gibiler. Bir an sonra ise, o beyaz ışıklar hareket etmeye başlıyor, ince bir iki tane, sonra da birsürü, ve sonra… ortadan kayboluyorlar. Stres biter, ışık hızı sonunda devrededir, ve biz Falcon’un uzayıp, kötü gemileri geride bırakarak uzayın karanlığında kaybolmasından heyecanla dolu bir mutluluk duyarız. Ucuz kurtulanlar. İyi bir sahne. Harika görüntüler. İki büyük duygu.

Yüzüklerin Efendisi: Kralın Dönüşü: Kararlılık
Yüzüklerin Efendisi
Sam’in (Sean Astin) düşmüş Frodo’yu (Elijah Wood) kaldırıp, omzuna attığı ve görevini tamamlamak onu volkanın doruğuna doğru sırtında taşıdığı sahneyi hatırlayın. Üstlerine ateş ve kızgın kül yağıyor. Toprak sarsılıyor. Sam’in gözlerinde yaşlar var. Eğer sonu bile olsa, Frodo’yu o dağın tepesine çıkarıcak. Çünkü Frodo onun arkadaşı. Bu saf, güçlü duygu yoğunluğu, tek bir adamın (en azından Hobbit’in) başka birini sırtında taşırken etrafında kıyametin koptuğu bu güçlü görüntünün eseri. Kolay değil. Ama imkansız da değil… eğer kararlılık var ise.

Karayip Korsanları: Ölü Adamın Sandığı: Cüretkarlık
Karayip Korsanları
Spoiler Uyarısı: Kılıcını çekmiş, sırıtan Kaptan Jack (Johnny Depp), efsanevi canavar Kraken’in muazzam açık ağzının içine çekinmeden saldırır. Etrafta Jack’in ölümüne şahit olacak kimse yoktur – gösteriş yapmıyordur, numara yapmıyordur. O sadece kendisi olmaktadır, canavar da kendisi. Bu sahne tek bir resimde, seyircinin Jack hakkında sevdiği iki özelliği doruk noktaya taşır: çarpıcı otantikliğini ve pes etmez kendini koruma içgüdüsünü. Fantastik bir şekilde cüretkar Kaptan Jack için, ne fantastik bir şekilde cüretkar bir ölümdür bu! Ama tabi bu sahne, eğer Jack’in üçüncü bir filmde kesin olarak küllerinden süslü bir zümrüt-ü anka gibi yeniden doğacağını bilmeseydik daha etkili olurdu. Ama ne yapalım, bu Hollywood.

Yazan: Robert Piluso. Tercüme: M.Akif Malatyalı.

Yazının Scriptmag e-dergisindeki orijinali:

Bu yazı Sinema Hakkında konusuyla ilgili.

12 Yorum Yazıldı. Siz de yorum yazın.

  • 1. Shaman Fikri  |  20 July 2007 tarihinde yazıldı. 3:16 am

    Bir duygunun görüntü ile çarpıcı bir şekilde anlatıldığı sahneleri düşününce, nedense ilk aklıma gelen Yüzüklerin Efendisi serisinin ilk filmi Yüzük Kardeşliği’ndeki muhteşem sahne oldu.

    Aragorn kendisine sunulan güç yüzüğünü almayı reddedip Frodo’ya önündeki zorlu yolculuk için elveda ederken, Frodo’nun orklar yakındayken parlayan kılıcı Sting’in ışıl ışıl olduğunu görür. Bir an için bile tereddüt etmeden kılıcını kınından çeker. Frodo’ya gitmesi için haykırır ve kendisini Frodo ve ork sürüsü arasına alarak orkların üstüne yürümeye başlar. Bunlar herhangi bir ork değildir. Bulundukları tepeye doğru saldıran bu grup Saruman’ın ölümcül Uruk-Hai’leridir. Ama karşılarındaki de herhangi bir insan değildir. Birkaç saniye önce atalarının en büyük hatasına düşmemeyi tercih etmiş, insan iradesinin en zorlu kararlarından birini vemiş ve şeytani güçlerle savaşının en büyük tuzağından alnının akıyla çıkmış bir kral vardır karşılarında. Ve bu kral onlarca Uruk-Hai’nin üstüne tek başına yürümektedir. Kılıcıyla onları selamlar ve bir an için bile tereddüt etmeden düşmanının içine dalar. ‘Cesaret’in sinema ekranına ne muhteşem bir aktarımı.
    Aragorn
    (Yorumunuza foto ilavesi yaptım. Yönetmen)

  • 2. Yönetmen  |  23 July 2007 tarihinde yazıldı. 11:42 pm

    Ben de “Sinemada Zaman” başlıklı yazıda sadece isminden bahsettiğim Sergio Leone‘nin Bir zamanlar Batı (C’era una volta il West) isimli filmindeki pek çok “laf değil görüntü anlatımı” sahnesinden sadece bir tanesinden bahsedeyim. Kanımca C’era una volta il West isimli bu filme, senaryo yazımında görüntünün gücü ve gerekliliği konulu bir başlık açıldıysa mutlaka değinilmesi gerekiyor…

    Leone’nin çok sevdiği isimsiz anti-kahramanlarından “Harmonica” hakkında seyirci ve ana karakterlerden Frank hiç bir şey bilmemektedir. Bu adam kimdir, nereden gelmektedir, amacı nedir? Film boyunca Frank, Harmonica’ya “Sen kimsin?” sorusunu sormaktadır.

    C'era una volta il West

    Bir rüya gibi tasarlanmış bu sorulara cevap sahnesi, sinemanın görüntülü/diyalogsuz unutulmazları arasındadır. Çocukluk anılarından kopup gelen flu görüntü, uzaklardan kameranın olduğu yere gelen bir karaltıyı uzun uzun gösterir. Bu karaltı bir kabus gibi yaklaşmaktadır. Tolstoy ya da Dostoyevski sahnedeki duygu durumu için sayfaları doldurmaktan büyük zevk duyarlardı diye düşünmekteyim ancak “sinemacı” Sergio Leone, duygu durumunu kelimelerle değil destansı mizansenlerle ve tablo gibi resimlerle ifade edecektir. Ennio Morricone‘nin unutulmaz tınıları, Tonino Delli Colli‘nin görüntüleri; sinemada yapılabilecek belki de en güçlü anlatımlardan birini oluşturan elementlerdir sadece.

    Bu arada katılımcılarımıza kendi favori “görüntü anlatımı - görüntünün gücü” sahnelerinden bahsetmeleri için bir çağrıda bulunmuş olalım. Böyle bir seçki aynı zamanda meraklısı için çok da değerli bir referans olacaktır.

  • 3. Mustafa KARAKAYA  |  24 July 2007 tarihinde yazıldı. 1:20 pm

    Emir Kusturica, Çingeneler Zamanı (Time of the Gypsies) filminden kısaca bahsetmek istiyorum. Beni en çok etkileyen yönetmenlerin başında gelir Kusturica. Bunun en önemli sebebi filmlerinde görselliğin ve müziğin bir adım ileride olmasıdır. Tabi bu arada oyunculuğa verdiği önemi de yadsıyamayız. Çingeneler Zamanı’nda aşırı doğallığı yansıtan renkler, kamera açıları ve ölçeklerle birleşince masalsı bir anlatım kaçınılmaz oluyor. Tabi görüntü yönetmeni Vilco Filac’ın da bu filmdeki sinematografiye olan katkısı tartışılmaz. Özellikle insanların ellerinde meşalelerle hazır bulunduğu, ırmaktaki ayin sahnesi filmin doruk noktasına ulaştığı andır bana göre. Goran Bregovic müzikle sinema nasıl bir olur, bunu gözümüze sokmuştur bu sahnede. Belki de balkan sineması bize, bizim kültürümüze yakınlığı itibariyle beni etkiliyor ama Kusturica hayatla dalga geçiyor, bu trajikomedi beni gülmekten çok düşündürüyor.

  • 4. Nuh Bozdemir  |  27 July 2007 tarihinde yazıldı. 4:04 pm

    Züğürt Ağa’ nın sonunda, eski ağa akşam çiğköfteleri satmıştır ve o boş tepsiyi yüzünde öyle bir gülümsemeyle, öyle bir vücut diliyle sallarki; süreç içerisinde varlıktan yokluğa geçişi, komplekslerden uzaklaşmayı, şartların getirdiği durumu kabul etmeyi, insana ait özelliklerin başında gelenlerden alışmayı, sıfırdan başlamayı tek harekette görürüz.

  • 5. Mustafa KARAKAYA  |  30 July 2007 tarihinde yazıldı. 1:26 pm

    Micheal Bay Transformers diye bir film çekiyor. Keşke sinemaya uyarlanmasaymış diye geçiriyorum filme başlar başlamaz, çocukluk kahramanlarımız robotlar öylece kalsaymış diyorum. Film ilerliyor, tabi hollywood yapımlarının %90 ında olduğu gibi işin içinde soğuk savaş ve siyaset giriyor. İnanılmaz tiksinti verici bir yollla enjekte edilmeye çalışılan, temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze konan senaryolar. Neyse hem seyrediyor hem de küfrediyorum yapımcıya, yönetmene, yapım şirketine senaryoya v.s. Hemen kısaca beni sinirlendiren mevzuuya girmek istiyorum, yine her zaman ki gibi amerika saldırıya uğruyor hemde bu kez Katar’daki amerikan üssü saldırıya uğruyor. Yani her zaman us army nin gerekli olduğunu gündemde tutan bir politika. Halbuki amerikaya ne saldıran oldu bu zamana kada,r ne oluyor. Bir ütopya oluşturan sayın yetkililer elbirliğiyle uzaylılara karşı el ele veriyor. Aslında filmin ortalarına doğru kusacak duruma geliyorum ve bırakıyorum. Tamam filmdir, hayal ürünüdür ama bu işin de bir saygınlığı vardır. Düşünmek lazım aslında Amerika sinema sektörüne bu kadar parayı neden yatırmakta? Şu anda Amerikanın en önemli soğuk savaş silahının sinema olduğunu düşünüyorum. Türkiye sinemasının da sektörleşmesi gerektiğini tarzını ve yerini oturtmasını diliyorum, ama bunu yaparken sinemanın saygınlığını yitirmesini de engellemek gerektiğini şiddetle savunuyorum..

  • 6. Yönetmen  |  30 July 2007 tarihinde yazıldı. 2:01 pm

    Transformers’ı seyretmedim. Ancak 300′ü seyrettiğimde hemen hemen sizin bu düşüncelerinize benzer şeyler düşünmüştüm. 300′ün senaryosunu George Bush ve Dick Cheney yazsaydı ancak bu kadar olurdu diye düşünüyorum. Amerika konusu tek boyutlu bir konu değil elbette. Amerika deyince tek bir Amerika’yı da anlamamak lazım. Ama sanırım şu an Amerikan yönetiminde olan siyasi görüş, gittikçe kötüye giden politikalarını halklarına ve dünyaya sevdirmek, sevimli göstermek için popüler sinema filmleri ile bir işbirliğine gitmiş durumdalar. Ben 300 filmini seyrettiğimde bilgisayar destekli görsellik dışında sinemasal anlamda içi bomboş bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu düşünmüştüm. 300′de senaryo yok, oyunculuk yok, maskülen figürlerin kafamıza zorla sokmaya çalıştıkları son derece basit bir “kötü doğu - iyi batı” önermesi dışında hiç bir şey olmayan, dramadan yoksun bir propaganda filmi. Hem de nazi kurmaylarından çıkmışcasına kaba bir propaganda filmi. Ayrıca bir konu daha var: Sparta halkı, bugünkü Anglo-Sakson dünyanın aynı paradigmayı paylaştığı atası oluyor öyle mi? Ortadoğulu İsa peygamberi sarı saçlı mavi gözlü resmeden ırkçı gelenek Sparta’yı batılı ilan etmiş! Bir de filmin sonunda mistisizme savaş ilan edilmesi var ki, oy aman Allah! Filmin arkasındaki asıl niyetin Amerikan gençlerine “Amerikan ordusuna asker olarak yazılın” demek olduğunu düşünmek için çok sebep var elimizde. Malum, Irak’ta işler pek iyi gitmiyor.
    Görünen o ki Transformers da bu kaderi paylaşmış. Neo-con finans kurumları kimi Amerikan yapımcılarıyla işbirliği içinde cilalı işlere yakın gelecekte imza atmaya devam edeceklerdir diye tahmin ediyorum. ABD seçimleri öncesinde propaganda filmi tadında başka filmler de izliyor olabiliriz. Öte yandan Little Miss Sunshine ya da American Beauty gibi filmler de çekiliyor amerikada. Gözden kaçırmamak gerek. Çok güçlü eleştiriler, adeta içeriden yükselen SOS sinyalleri…

  • 7. Nuh Bozdemir  |  31 July 2007 tarihinde yazıldı. 4:23 pm

    300′ ün fragmanı filminden güzeldi.Bu filmi dünyaya sunan ekibin faşist eğilimli ruh halleri kare aralarında ve işin tümünde kendini gösteriyor ve ters-tepen propaganda diye birşeyden bahsedilecekse okullarda gösterilmesinde zaruret icap ettirecek kadar da bir acayipliğin içine çekiyor kendilerini.Düşünsenize bir tarafta ülkelerini, değerlerini savunan Sparta-Batı-Amerika var ve karşılarında etraflarını kan gölüne çeviren, her türlü baskı aracını kullanan, kendi vatandaşlarını çeşitli şekillerde satın alan, dünyanın en büyük askeri gücünü oluşturan Persler-Doğu-İran.Pes dedirten bu durumu anlamak için karşımızdakilerin nasıl insanlar olabileceklerine bakmak lazım.Psikolojik gelişimleri incelendiğinde kişiliklerini oluşturan son safha ortaokul yıllarında ulaştıkları kurnazlıkta kalmış ve ondan sonra herşeyi bu kurnazlığı daha da ileri götürebilmekten başka birşey yapamamış ya da kendi kendine bir soru sorup bunun cevabını bulamadığı için ömrü boyunca kendisiyle gurur duymuş tiplerle karşı karşıyayız.Bunları incelerken kendi anlayışımızı değil onların rahatsızlıklarını esas alırsak daha sağlıklı sonuçlar alırız.Rahatsızlığın olumlu hallerini mesela sanatı destekleyen tarafını da göz ardı etmiyorum, batıyı genel anlamda değerlendirdiğimizde yukarıdaki eleştirilerin yanına insanlığa kattığı değerleri de yok saymadığım gibi (dün-bugün).
    Türkiye’ de eskiden özenti denilen kitlenin(özellikle büyük şehirlerin zengin muhitlerinde) yerini batılı kültürle yetişmiş ve bunu özümsemiş, artık batılı sayılabilecek çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu insanlar almıştır.Bunların bakış açıları ve faşistlerinin gelişmeye açık olanlarına oranı Avrupa-Amerika’ dakilere yakındır.Özellikle orta yaş ve üzeri olanlarına ” şehirli ” dediğinizde akıllarına Bedri Baykam ya da salon adamı bir tipten başka birşey gelmez.Ama varoşlar da en şehirli yerlerdir, çünkü sadece büyük şehirlerde bulunurlar.Oraların insanları doğu-batı sendromunu iliklerine kadar yaşarlar.Pek çok alanda ve özellikle sanatta çok başarılı ve ilginç işler çıkaranlar buralardan da geliyorlar ve dalga dalga gelmeye devam ediyorlar.Cem Yılmaz’ ın işinin ve başarısının temeli de bu sendroma dayanır.Yavuz Turgul hikayelerinde de bir yerlerde hep bu vardır.Fatih Akın çok güzel anlatır. Sinemamız iyiki de bu kaynaktan daha ileri derecelerde faydalanma yolunda…

  • 8. erhan turhan  |  20 August 2007 tarihinde yazıldı. 1:55 pm

    hitchcock, bir söyleşisinde sessiz sinemanın bitmesine üzüldüğünü belirtir. Çünkü artık yönetmenler, senaristler işin kolayını bulmuşlardır: Bol diyalog.
    günümüzde sahnelere diyalog konması konusunda abartıya kaçılmasını teşvik eden bir mecra daha var: Televizyon. televizdaki dramalarda “talking heads” (konuşan kafalar) prensibi uygulanır. Dikkat ederseniz yerli olsun yabancı olsun dizilerde karakterlerin vır vır konuşmadığı anları yakalamak çok zordur. Bunun nedenini televizyoncular “izleyicinin dikkatini bir an bile dağıtmamak” olarak açıklarlar. bizim gibi yabancı dizileri genellikle alt yazı ile izleyenleri düşünün. ve bir de bazen alt yazıları takip etmenin ne kadar zor olduğunu…
    Televizyonun tüm dünyada yükseldiği şu günlerde, ne yazıkki sinema da televizyondan etkileniyor. (eskiden etkilenme yönü tam tersiydi. televizyon sinemadan etkilenirdi.) Sanıyorum sinemada diyalogun artması, gereksiz yerlere dahi diyalog döşenmesi sinemayı yaralamıştır. “tek bir görüntü bazen bin kelimelik bir metni anlatabilir” fikrini uygulamak artık çok pahalı olmuştur. Çünkü günümüzde sinema filmi yapanlar bu türden fikirleri bulmak için vakit harcama niyetinde değiller.

  • 9. devletşah  |  14 October 2007 tarihinde yazıldı. 8:46 pm

    Benim aklıma Ratatouille filminde eleştirmen bay Ego’nun restoranda yemeği tattıktan sonraki ifadesi geldi. Hiçbir şey söylemeden çok şey anlatan bir sahneydi.

  • 10. Shaman Fikri  |  15 October 2007 tarihinde yazıldı. 3:10 am

    Ben de Rataouille’deki o sahneden bahsetmek için filmin üzerinden biraz zaman geçmesini bekliyordum. Görsel anlatım açısından yakın zamanda o kadar etkileyici bir sahne hatırlamıyorum. İzlerken ne olacağını aşağı yukarı tahmin ederek izlediğim için, bir eleştirmenin karşısına gelen bir üründen etilendiği nasıl anlatılabilir ki diye çok bilmiş bir şekilde izledim o sahneyi. Ama dahiyane anlatımları kendime getirdi bir anda beni? Sinema böyle olmalı dedirtti bana. Ben de bir yönetmen olsam ‘Şapka çıkarıyorum size bayım’ derdim Brad Bird’e :)

  • 11. Sırrı Kadem  |  18 October 2007 tarihinde yazıldı. 12:14 am

    Oldboy filminde başkahraman güldüğünde aslında gülmediğini, içten içe üzüldüğünü biliriz. Bence sinema tarihinde çok önemli bir anlatıma sahip bu durum…

  • 12. estel  |  06 June 2008 tarihinde yazıldı. 12:00 pm

    bu film çok gzülllll arkadaşlar

Yorum yazın

Required

Required, hidden

Bazı HTML kodları kullanılabilir:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>

Bu yazıyı izle  |  Yorumlara RSS yöntemiyle abonelik


Takvim

July 2007
M T W T F S S
« Jun   Sep »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  

Son Eklenenler