Sinemada Zaman
05 June 2007
Sinemada zaman deyince akla gelen ilk sinema terimi, “kurgu” hiç şüphesiz. Kurgu kavramı da, bir fiil ile neredeyse, özdeşleşmiş durumda: kesmek. Böyle ifade edince sünnetçilik ve kurguculuk benzer meslek kollarıymış gibi görünse de, işin aslı öyle değil elbette. Sinemada zaman kullanımı, sinemayı bir sanat yapan ve kameranın arkasındaki sanatçının tercihlerini gösteren bir iştir. Sanatçı, yaşadığı dünya ile çelişen, zıtlaşan… yani dünyada olup biten bazı şeylerden hoşnut olmayan bir insandır. Bu sayede sanatçı, ürünü ile dünyada onaylamadığı gidişata, kendince bir set çekme uğraşı içindedir. Tabii bu, aslında bütün sanatçıları kapsamayabilir ve sanat hakkındaki bütün bakışların onaylayabileceği bir görüş değildir. Ama biz yine de bu bakış açısını esas kabul edelim.

Sinemacı kurgu sayesinde, sinema filmindeki zamanın akışını yönetir ve böylece filmin zamanını oluşturur. Bu zaman, gerçek dünyadaki zamandan farklı akar. Hemen Zoltán Fábri‘nin Ağıt, Gaspar Noé‘nin Irreversible adlı filmlerini hatırlayalım. En basit haliyle filmin zamanı ve “seyircinin zamanı” arasındaki ayrımın farkına varmak mümkün olacaktır. Yine benzer bir şekilde Tony Scott sineması ile Andrei Tarkovsky sinemasını birbirinden ayıran temel unsurlardan biri, bu yönetmenlerin zaman kullanımı üzerindeki tercihleridir. Senaryo yazım formülleriyle dolu kitapların pek çoğunda bahsi geçer: Senaryo yazımı, hayatın hangi gerçeklerini alıp hangilerini atacağınıza karar verdiğiniz bir sanatsal eylemdir. Doğru.
Ancak! Kanımca sinemada zaman kullanımı deyince anlaşılması gereken en önemli şey, kurguyu kullanarak yapılan kronolojik zıplamalar değildir. Önce, olayların en son halini, sonra da baştan ve ortadan seçkiler yapmak değildir! Zamanı gerçekten kullanmaktır.
Pekçoklarının postmodern gerçeklik dediği siber-über-ultra zamanlarını yaşadığımız gezegen tarihimizde, en az “düşünülen” dönemi yaşıyoruz aynı zamanda. Hiç “düşünmediğimiz” halde, geçmişte yaşayan insanların neredeyse tümüne, neandarthal gözüyle bakabiliyoruz. Postmodern gerçeklik zamanlarında, görsel imgeler o kadar hızlı uçuşuyor ve teknoloji o kadar şaşırtıcı etkiler bırakıyor ki üzerimizde, düşünmeye vaktimiz pek kalmıyor. MTV ve benzerleri, insan beyninin düşünebilme yeteneğini yok etmek için planlanmış fantastik makineler sanki! Hal böyle olunca, bu acayipliğin karşısında duran birileri var mı diye şöyle bir bakınıyorsunuz ve sinemalarında “zaman”ı, bu korkunç gidişe karşı kullanan saygın sanatçıları buluyorsunuz. En azından birileri çıkmış ve sinema izleyicisine zamanı gerçek haliyle idrak edebilmesi için bir fırsat tanımak niyetiyle kolları sıvamış.
Konuyu biraz daha açalım: Yeni Dalga adı verilen sinema akımını başlatan sinemacılar, işin buraya varacağını sanıyorum tahmin etmemişlerdi. Onlar, klasik dramatik anlatım şeklinden bıkmış usanmış seyirciler olarak yola çıkmışlardı. Dertleri aslında biçimseldi. Kurgu, kamera açıları, oyunculuk gibi pek çok temel sinema elementi üzerinde serbest ve özgürce oynamalar yaptılar. Ve üzülerek söylemeliyim ki onların bu avant garde yaklaşımları 20-30 yıl gibi bir süre içinde transformasyon geçirerek MTV ve benzerleri haline geldi. İnsani bir kaygı, Gregor Samsa misali hamamböceğine dönüşmüş oldu:
“Now look at them yo-yos thats the way you do it
You play the guitar on the MTV”
Ağaçlarla kaplı bir orman… Yerlerde parça parça kar var. Kadrajda bir kıpırtı beliriyor. Uzakta bir noktada bir karaltı, kameranın olduğu noktaya doğru yaklaşıyor. Yaklaşınca yüzünü seçebilecek hale geliyorsunuz ve seyretmekte olduğunuz filmin ana karakteri olduğunu farkediyorsunuz. Karakterin daha önceki eylemleri aklınıza geliyor, filmin, size o ana kadar verdiklerinden başka elinizde malzeme yok. Ve en önemlisi, lütfen dikkat, çevrenizde sizi oyalayacak yani düşünmenizi engelleyebilecek herhangi bir postmodern icat yok. Düşünmekten başka çareniz kalmamış yani! Filmin ana karakteri kadrajdan çıkıp gidiyor ve kadraj yine, az önceki gibi rüzgarla hışırdayan yapraklar haricinde sessiz, biraz daha düşünmeye mecbursunuz.
Belki işten çıkıp geldiniz o filmi izlemek için. Her nereden geldiyseniz gelmiş olun, kendi gerçekliğnizi ve kendi gerçek zamanınızı yanınızda getiriyorsunuz sinema salonuna. Belki filmde olup biteni bile değil, sadece kendi hayatınızı düşünüyorsunuz böylesi uzun ve çatapatsız sahneleri barındıran sinema filmlerinde. Filmi yapan sinemacının amacı, sizi eğlendirmek, daha da kötüsü oyalamak değil çünkü.
Fakat böylece ifade ederek, siyah-beyaz netliğinde bir meseleye bulaştığımızı zannetmememiz gerekiyor. Çünkü her şeyden önce, sinema seyirlik bir sanat. Yani bir seyircisi olmalı ki, sinema var olsun. Popüler sinemanın, beyni absorbe eden ve büyüleyici cazibesi karşısında, uzun meditasyon seanslarından bile daha içe dönük sinema filmleri, haliyle seyirciyi sinema salonlarından kaçırıyor. Ve düşündürücü sinema, seyircisi yok olduğu için yok olmaya yüz tutuyor.
Peki başka bir yolu yok mu? Seyirlik ama düşündürücü filmler yok mu? Var ama, sayıları pek çok değil malesef. Hızlı kurgu ve aksiyon filmlerine methiyeler düzen ve film izlerken -aslında hiç bir şekilde- düşünmeyi sevmeyen kalabalıkları, egolarının en kaba halinden sıyırmaya, limbik sistemin cazibeli mesajlarını kovalamaktan alıkoymaya yarayabilecek bir formül bulunabilir mi?
Böyle bir formülü bulan bir sinemacı tanıyorum: Sergio Leone. Bu konuya bir sonraki yazımızda değinmeye devam edelim.

Bu yazı Sinema Hakkında konusuyla ilgili.
7 Yorum Yazıldı. Siz de yorum yazın.
1. SİNEM ÖZAKDOĞAN | 08 June 2007 tarihinde yazıldı. 8:05 pm
İlk önce yakında vizyona girecek olan bu filmde emeği geçen tüm kadroya teşekkür ediyorum…Gerçekten harika bir film sunmuşlar…Konusu bile beni çok etkiledi.Zaten ben yaşanmış türlü olaylardan yola çıkılarak ortaya konulan sinema filmlerinden çok etkilenirim.Filmin yönetmeni de kısa olarak konusunu yazmış aynı zamanda ben fragmanını da izlemiştim.Şerif hocamızda anlatmıştı filmin ana düşüncesini.Tüm bunlardan sonra karar verdik bazı arkadaşlarımızla “SIFIR DEDİĞİMDE” ne zaman vizyona girecekse sinemada izlemeye gideceğiz…Aynı zamanda filmin kadrosunuda güzel kurmuş yönetmenimiz.Tüm kadroya başarılarının devamını diliyorum…
2. Nuh Bozdemir | 09 June 2007 tarihinde yazıldı. 3:06 pm
Sinemada zaman kullanımı ya da kurgu denince aklıma önce Pulp Fiction’ daki anlayış geliyor. Bu tarz çokca kullanılıyor ve genelde beğeniyorum. Örnekleri çoğaltmak gerekirse Memento ağırlıklı olarak bu işin üzerine kurulmuş gibi geliyor. Devil’s Advocate bu bağlamda değerlendirilebilirmi bilmiyorum ama bu vesileyle çok beğendiğimi söyleyeyim.Lola Rennt, The Sixth Sense derken beğendiğim filmlerin genelde bu sınıfa girdiğini fark ettim.Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz’ da görülen, sinema filminden çok gerçek hayattan alınıp filme konmuş gibi duran sahneleri de unutmayalım.Nuri Bilge Ceylan bunu konuşmadan yaparken Zeki Demirkubuz diyaloglarla yapıyor.Bazı Avrupa filmlerinde de buna benzer bir durum var.
Sinema üzerinde konuşabildiğim arkadaşlarımın Holywood’ a tepkili yaklaştıklarını en azından mesafeli durduklarını görüyorum.Burada bir haksızlık olabilir.Dünyada sinemanın olduğu yere gelmesinde en büyük pay onların olsa gerek.
Aksiyon, mizah içeren, farklı kurgu teknikleri barındıran ve seyircinin yerine düşünüp onu düşündüren filmleri, yazıp yöneten Guy Ritche sizce hangi sınıfa giriyor?
3. sidhartha | 10 June 2007 tarihinde yazıldı. 5:19 am
Zaman deyince Before the rain aklıma gelir…
Geriye doğru düşey kurgu, irreversible mutlaka seyredilme(me)si gereken bir fim bence…
4. KEzzAP | 11 June 2007 tarihinde yazıldı. 6:44 pm
Bana “neden sinema” diye sorduklarında en temel cevabım
“sinemada zaman ile oynayabilme şansın var” olur. Müzik ve edebiyatın içinde bulunmuş birisi olarak sinemanın “zaman” algısı ve algılatması konusunda diğer sanat dallarına oranla çok büyük bir üstünlüğü var.Sinema, sanat yoluyla “özgürleşme” gibi bir amaca sahip bir insan olarak, insanın en büyük tutsaklığı olan zaman ve mekan kavramlarıyla oynayarak, özgürleşmemi sağlıyor.
5. Nuh Bozdemir | 18 June 2007 tarihinde yazıldı. 12:32 am
Sergio Leone filmlerinden konuyla en yakından ilgili olan Bir Zamanlar Amerika mı?
6. Yönetmen | 25 June 2007 tarihinde yazıldı. 8:54 pm
Sinemada zaman başlığını taşıyacak, yazmayı planladığım bir diğer yazıda da belirteceğim; Sergi Leone, sadece filmin kronolojisi ile oynamanın ötesinde seyirciye sabırlı olmayı öğretiyor tarzda kullanır zamanı. Bir Zamanlar Amerika’da zaman kullanımı kronolojik anlamda yapılan gel-gitlerle sınırlı değildir. Filmin açılışındaki ısrarla çalan telefon sesini hatırlayın. Uzun uzun çalar telefon. Gerçekten uzun zaman alır bu sahne. Kafanızı ısrarla kurcalayan bir soruya dönüşür. Öte yandan senaryonun bütününü de düşünürseniz “o telefon” ne derece önemlidir! Devam edeceğiz…
7. fatma tapan | 18 October 2007 tarihinde yazıldı. 6:40 pm
mrb ben fatma ben sunu cok merak ediyorum sinemayi asil bulan kisi kim mümkünse bunu cevebini verbilirmisiniz bazibelgelerde okuduguma göre bircok kisi tarafindan ortaya ciktigini ögrendim crevabini ögrenmek istiyorum saygilar…
Yorum yazın
Bazı HTML kodları kullanılabilir:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>
Bu yazıyı izle | Yorumlara RSS yöntemiyle abonelik