Kutsal Yürek - Sen Ne Dilersen
12 December 2005
Babam ve Oğlum” ve Türev’den sonra geçtiğimiz hafta Kutsal Yürek - Ferzan Özpetek ve Sen Ne Dilersen - Cem Başeskioğlu filmlerini izleme şansım oldu. Kısa da olsa değinmek istiyorum.
Kutsal Yürek
Doğal olarak -her ne kadar film bir Sezen Aksu şarkısıyla açılsa da- Ferzan Özpetek’in filmi bir türk filmi değil. Filmde Türkiye’ye ait bir şarkı ve duvarda asılı bir Mevlevi/Sema fotoğrafı dışında bir şey bulmak mümkün değil. Bu durumda öncelikle evrensel olabilecek unsurlara bakalım. Film özet olarak “sahip olmak” kavramıyla ilgili. Bir tepki olduğunu da söyleyebiliriz. Ve beni en çok şaşırtan şey ise filmin bütün bütün dini bir altyapı üzerine oturtulmuş olması. Ancak bir ayrıntı daha var ki ona değinmeliyim; “bir din” değil yani hıristiyanlık ya da islam üzerine değinilmiyor, sadece “din” vurgusu yapılıyor. Filmde ahlaki/dini bir söylem geliştiriliyor, mistisizme kadar uzanan bir arayış öyküsü olabildiğince “uzaktan” anlatılmaya çalışılıyor. Yönetmen Özpetek’in son dönemdeki kişisel dünyasında olup bitenlerle ilgili olduğunu tahmin ettiğim bir süreç bu aynı zamanda. Anti kapitalist bir söylemi, dini/ahlaki bir konsepte yerleştirmek -fikir olarak bunu onaylasanız da onaylamasanız da- sinemada zor iş bence.
Senaryo, başarılı bir iş kadını olarak öyküye giriş yapan Irene karakteri üzerinde odaklanıyor ağırlıklı olarak. Filmdeki Irene’i nedense hep, Üç Renk: Kırmızı’nın Irène Jacob’u olarak izledim. Barbora Bobulova ile Irène Jacob birbirlerine benziyorlar.
Film abartısız ve düzgün anlatımıyla, taşıdığı pozitif mesajla hedef kitlesine ulaşır mı bilemiyorum. Zengin Avrupa ve batı dünyasının bu mesajı kavraması biraz zor gibi görünüyor bana… Filmin en büyük artılarından biri Benny karakteri. Ancak Benny ve Irene dışındaki tüm karakterlerin tek boyutlu olmalarıysa bir eksiklik. Tıpkı ismi gibi eski türk filmlerinden fırlamış bir kötü karaktere raslıyoruz filmde. Zalim ve kötü karakter teyze Eleonora. Mutlak ve salt “kötü”.
Kamera; iddiasız, kendini unutturmaya çalışan tavrıyla bugünlerde moda olan pek çok kamera kullanım şeklinden uzakta görevini sessizce yapıyor. Özpetek’i bu tavrından ötürü kutluyorum. Kamera bir oyuncak değildir.
Film için söyleyebileceğim en genel şey şu olacaktır; Özpetek’in filmi yapmasındaki niyetlerinden biri, bilemiyorum belki de en önemlisi, filmden çıkan herkesin hatırlamakta güçlük çekmeyeceği “Din Tanrı’ya ulaşırken içinde yolculuk edilen gemidir ama insanların çoğu gemiye aşık olup Tanrı’yı unuturlar” vecizesini Zekeriya Beyaz, İsmail Nacar’lı tartışmalardaki argümanlardan daha “sağlam” bulmadığım olacaktır. Sanatsal puanları yüksek ama teknik puanları zayıf bu özdeyişe değil de, din üzerine yapılacak çok daha kapsamlı okumalardan sonra sadece “sahip olmak” kavramı üzerinde yoğunlaşmak daha yerinde olurdu diye düşünüyorum. Çünkü pek çok soruna (ya da kavrama) bir filmde değinmeye çalışmamalı bir tek sorunu (ya da kavramı) enine boyuna tartışmalı diye düşünüyorum.
Sen Ne Dilersen ve Angels In America
Bir ilk film olarak başarılı olmakla birlikte yapmak istediklerini yapamayan bir film Sen Ne Dilersen. Peki neden yapamıyor istediklerini? Bu filmin yapmak istediği şey nedir?
Bu filmin aslında çok iddialı bir film olduğunu düşünüyorum. Yıllara yayılmış aile içi bir trajik bir öykü, iki sokak serserisinin olaya istemeden müdahil olmasıyla mucizevari bir şekilde sonlanır. Filmin gereğinden fazla uzunca bir süresinde trajedi gelişir. Mucize gerçekleşir, mistik bir deneyim yaşanır. Büyük trajedi artık doğa üstü güçlerin denetimine girer ve dünya daha iyi bir dünyaya dönüşür. Trajik bir öykü coşkulu bir finalle ve bir üslup denemesiyle bitirilmeye çalışılsa da ülkemizde henüz başarılamamış ama dünya sinemasında örnekleri olan bir üslup denemesi bu. Ancak altını çizmek lazım ki normal, düz ve yalın anlatım üsluplarını henüz tam olarak kıvıramayan bizler, biz türk sinemacılar, böylesi üslup denemeleri için çok fazla çalışmalıyız. Üstüne üstlük, üslup denemesinde de “küfürbaz, ağzı bozuk melekler” gibi filmin finali için ironik mi desem komik mi desem bilemediğim keskin uçlu unsurlar, gerçekleştirilmesi çok zor şeyler… Filmi “bağlayabilmek” yeterli olmuyor böylesi tarz denemelerinde. Başka bir şeyler daha yapmak gerekiyor. Bu da çok fazla çalışma gerektiriyor.
Manken ya da medyatik tipleri heryerde görmekten fena halde bunaldık. Filmin en can alıcı sahnelerine yerleştirilmiş oyunculuk mesleğini kıvıramayan “melek”ler fazlaca sırıtıyor. Ayrıca bu tarzı, bilmiyorum izleyeniniz var mı, kusursuza yakın haliyle Angels in America adlı mini dizide izlemiştik ve garip bir şekilde Sen Ne Dilersen’deki “melek” sahneleri hem de tarz Angels in America’ya pek çok benziyor. Angels in America, Broadway’in en önemli oyun yazarlarından Tony Kushner’e ait. Yönetmen de Mike Nichols. Adım gibi eminim çok çalışkan insanlar var o projenin arkasında. Aids ve 80′li yıllarda ABD’de eşcinsellik ilgili kavramları tartışan Angels in America’da kendinizden pek bir şey bulamasanız da “drama” çok başarılı… Demek istediğim o ki, konu o filmlerin milyon dolarlara çekiliyor olması degil. “Ama onlarda Al Pacino, Emma Thompson ya da Meryl Streep var” ile de bitmiyor bu iş. Çünkü Sen Ne Dilersen’in en büyük artısı hiç şüphesiz Işık Yenersu… Bizde de var çok iyi oyuncular…
Bu yazı Sinema Hakkında konusuyla ilgili.
2 Yorum Yazıldı. Siz de yorum yazın.
1. banu | 30 January 2007 tarihinde yazıldı. 2:30 am
sen ne dilersen büyük bir kitleye ulasamamış gayet başarılı bir film bence.Oyunculara dıyebilecek sözüm olamaz,konu farklı, ilgi çekic
ve hayta faklı yönden baktıran bir olmuşi,
2. semoş | 14 March 2007 tarihinde yazıldı. 8:35 pm
mankenlerin ve gereksiz sohrelerle dolu sansasyon filmlerin ornek alması gereken film gibi film bunda tiyatro kokenli oyuncular ve orijınal senaryonun etkisi cok keske hep boyle filmler cekilse
Yorum yazın
Bazı HTML kodları kullanılabilir:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>
Bu yazıyı izle | Yorumlara RSS yöntemiyle abonelik