Türev - Babam ve Oğlum

02 December 2005

Bugünlerde sinemalarda oynayan bu iki filmle ilgili (Babam ve Oğlum
- Türev) bir
kaç kelam edip, sonra da türk sineması üzerine bir kaç kelam etme niyetiyle bu yazıyı
yazmaya başlamış bulunmaktayım. Zannedilmesin ki ilerleyen satırlarda
duygularıma ya da “bilinç akışı”na kapılıp yazıyı Türkiye-İsviçre maçına
getireceğim! Her iki filmi de bu hafta içinde ardışık günlerde izleme fırsatım
oldu. Türev’i salonda tek başına izledim. Bu ilk kez olmuyor.

Babam ve Oğlum

Önce Babam ve Oğlum’dan başlayalım: Film hakkında söylenenler bende ister
istemez bir önyargı oluşturmuştu. Şöyle: internette film ile ilgili nereye
rastladıysam
“Çağan ne yapmış öyle!”
“Allahım! Bu nasıl bir filmdir!”
“Gözyaşlarımız sel oldu aktı”
“Daha ilk sahnede koptuk, filmden çıktıktan saatler sonra bile ağlıyorduk”
gibi cümleler okudum. Bu gibi “gaz” cümleler filme giderken ne göreceğim
konusunda bana fikir vermişti.

Bu film hakkımdaki eleştirimi iyiler ve kötüler olarak ikiye ayırmayı
planlıyorum.

Babam ve Oğlum’da yere göğe sığdırılamayan açılış sahnesi, mizansen olarak
oldukça zayıf bir açılış sahnesi. Kameranın konumu ve oyuncuların kamera önünde
senaryoyu canlandırış “koreografileri” “bu film her şeyiyle bir melodram olacaktır”
önermesini ortaya koyuyordu. Babam ve Oğlum’un sinema diliyle ilgili söylenecek
en genel ifade de, bu önerme üzerine bina edilebilir: Abartılmış melodram.

“Abartılmış melodram” gayri ahlaki bir şey midir değil midir konusuna biçim
konusundan sonra tekrar döneceğimi belirterek, bu abartılmış melodramın filme
nasıl yansıdığına bakalım. NTV’deki bir röportajda Fikret Kuşkan’ın, “Çağan’ı
çok uğraştırdık, çok üzdük, o hep bize küçük oynayın dedi, bizi çoğu kez
frenledi” mealinde ettiği söz ülkemizde sinema ve tv oyunculuğunun resmini
çizmek için oldukça önemli bir ipucu verecektir. Duygusal milletiz vesselam.

“Büyük oyunculuktan” oldum olası nefret etmişimdir. Ardı arkası gelmeyen kaş
göz hareketleri, boynu bükük sahne postürleri, salya sümük ağlamalar,
haykırışlar, bağrı böğrü yırtmalar, komedi niyetine yapılan ilkokul seviyesinde
“güldürüşlü”(!) sululuklar, ooof oof. Fikret Kuşkan’ın ve diğer oyuncuların
frenlenmiş ve küçültülmüş oyunları bu ise ilk prova nasıldı acaba demekten
kendimi alamıyorum.

“Bizim halkımız böyledir ama” diyorsanız katılmadığımı hemen belirteyim. “Biz
acıları ve sevinçleri aynen böyle (filmdeki gibi) yaşarız, Yetkin Dikiciler’in
canlandırdığı “Amca” karakterine ve Şerif Sezer’in canlandırdığı “Küs Teyze”
karakterine çok güldük, Hümeyra’nın neşe dolu çığlıklarında kendimizi bulduk
diyorsanız, katılmıyorum demeye devam edeceğim. O yörenin insanı öyledir
diyorsanız yine katılmayacağım çünkü ben o yörenin insanıyım! Çocukluğum Ege’de
geçti.

Allah kimseye evlat acısı vermesin ama sevgili Haluk Savaş anlatmıştı, körfez
depreminde bütün çocuklarını, eşini ve başka pek çok yakınını kaybetmiş bir
kadını kendisine “hasta” olarak getirmişler. Ancak kadın psikolojik açıdan
sağlıklı… Bırakın filmdeki gibi taşkın duyguları, abartı dışavurumları “elden
bir şey gelmez, Allah kalanlara sağlık sıhhat versin” diyecek kadar
ağırbaşlı… Bir türk sinemacının böyle bir karakterle ilgilendiğini
görebilecek miyiz bilemiyorum… Melodramın seyirci üzerindeki etkisini kabul
ediyorum. Ama; acaba daha “metin” karakterler gerçekte var olduğu halde
beyazperdede niye “yaratamıyoruz”? Bütün bunları hem Egeli, hem de babasını
çocuk yaşta, oldukça dramatik bir şekilde kaybeden birisi olarak söylüyorum…

İddia ediyorum ki, Babam ve Oğlum’da, eğer bütün oyunculukları %80 gibi bir
oranda yumuşatmayı başarabilseniz, ajitasyon yapmadan drama oluşturabilirdiniz.
Çünkü zaten drama çok güçlü. Pişmanlıklar, baba-oğul arasındaki çatışma ve
sevgi çok güçlü. Örneğin filmdeki “baba olmayı şimdi anladın mı?” cümlesi
filmin duygusal doruk noktası olsa ne güzel olurdu! Ama bize yetmiyor bu
nedense. Kolay tüketilir her şeye bayıldığımız gibi dramanın da kolay
tüketilenine bayılıyoruz…

Burada Frank Capra’nın bir sözünü nakletmekte fayda var: “I thought drama
was when the actors cried. But drama is when the audience cries.”
yani:
“Oyuncular ağladığında drama olur diye düşünüyordum. Oysa drama seyirci
ağladığında olur”. Bir de David Mamet’in, Spielberg’in Schindler’s List’i için
duygusal anlamda bir “pornografi” benzetmesini hatırlayalım. Schindler’s List
hem seyirciyi hem de oyuncuları ağlatan bir film olarak Capra’dan geçer not
almakla birlikte Mamet tarafından sınıfta bırakılıyordu. Açıkcası ben kendi
adıma Çağan Irmak’ın bu son filmini Schindler’s List’e çok benzetiyorum. Bir
farkla; Schindler’s List senaryosu ile ajitasyon yapıyordu Babam ve oğlum ise
pek çok şeyiyle. Schindler’s List her şeyiyle “zavallı yahudiler” dedirtmeye
çalışıyordu. Babam ve Oğlum ise her haliyle “çok acıklı bir hikaye” dedirtmeye
çalışıyor.

12 Eylül, devrimcilik söylemleri ise filmin ajitasyon niyetini pekiştiriyor.
Oysa Sadık’ın ailesiyle ve doğup büyüdüğü çevreye yabancılaşması gibi film de
konu edindiği kitleye yabancılaşıyor çoğu zaman. Batılı oryantalistlerin
Türkiye, Ortadoğu, İslam Dünyası ya da Hindistan ile ilgili “dışarıdan” bakış
atmalarına benzer bir bakışı Babam ve Oğlum’da görmek zor değil. İstanbul’dan
Anadolu’ya, bir Ege kasabasına bakış. Garip / komik Ege’li insanlar… Garip
huyları olan bu komik insanlar, kendi kuralları içinde yaşarlar. Oysa Sadık,
her şeyiyle bugünün İstanbul’undan çıkmış, günümüz paradigmasıyla düşünen,
akıllı uslu bir adamdır. Ahmet Uluçay sinemasında olmayan bir şey bu.
İstanbul’dan “Taşra”ya bu bakış, rahatsız edici.

Gelelim filmin artılarına. Üzerinde yazmaya konuşmaya değer bir film olmasına
çok sevindiğimi söylemeliyim. Mustafa Hakkında Her Şey’i pek sevememiştim.
Draması olmayan bir garip kara film denemesiydi. Büyük oyunculuk konusu yine
dikkat çekiyordu. Babam ve Oğlum ise senaryosunun teknik anlamdaki iyiliği
sayesinde Mustafa Hakkında Her Şey’e göre çok öne çıkan bir yapım. Karakter
gelişimlerine yeterli zaman tanınması, melodram harici sahnelerin sakin ve
düzgün anlatımları oldukça başarılı. Ses kayıtları çok iyi, müzikler melodram
etkisine fazlaca hizmet ediyor, sinematografi; pek çok yerde yüksek ışık
değerlerine rağmen fluya düşme eğilimde olmasına rağmen başarılı…

Türev

Türev her şeyden önce ilginç bir film. Söylenecek ilk şey kanımca; Türev’in,
“sinema dili” denen şeyin ne kadar önemli olduğunun anlaşılmasına yarayacak bir
film olduğudur. Evet, sinema dili… Türev, dijital bir kamerayla (sony pd 170)
yapay ışık kullanılmadan çekilmiş bir film. Pek çok özelliğiyle Dogma akımı
filmlerine benziyor. Dijital kamera ve kullanılan çekim teknikleri son derece
reel bir dünya kurulmasına hizmet ediyor. Oysa senaryodaki dünya bana pek
gerçekçi gözükmedi. Ülkemizde ya da dünya üzerindeki bir başka yerde kadınlar
arasında bir anket yapılsa, filmdeki davranış şeklinde davranmayı kabul
edebilecek kadın oranının yüzde 1 olması durumunda o “1″ rakamının
büyüklüğünden dolayı, şaşkınlıktan küçük dilimi yutacağım. Filmdeki her iki
kadın da “fantastik” bir yol tutturmuşlar! Hikaye Don Quijote’den alınma. Tabi
orijinalinden biraz farklı. Taksim - Cihangir taraflarını bilemem ama
Türkiye’de böyle bir senaryo neresine kadar gerçeğe dönüşebilir çok net bir
tahminim var!

Diyeceğim o ki tercih edilen gerçekçi anlatım, fantastik bir konuyu tıpkı
gerçekmiş gibi izlemenize yarıyor. İşte sinema dilinin gücü diye buna derim!.
Anlatımın gücü diye buna derim… Diyaloglardaki doğallık, elde kameranın film
boyunca dolandığı açılar, hele el kameralarına birazcık aşinaysanız sizi
perdede gördüklerinizin “gerçek” olduğu konusunda ikna ediveriyor.

Bu gerçekçiliğin bende tamamen kişisel bir bedeli oluyor malesef… Büyük bir
baş dönmesi ve mide bulantısı. En son Trier’in Breaking the Waves’inde midem ve
başım isyan etmişti aynısı koca salonda tek başına izlediğim Türev’de de oldu.
Çoğu sahneyi izleyemedim. Çünkü sanıyorum kamerayla fazlaca empati kurduğum
için fiziksel anlamda zarar görüyorum “dogmatik” filmlerden.

Filmin, mahir bir sinemacının elinden çıkmış olduğu her halinden belli.
Karakter gelişimleri, diyaloglar, abartılı olmayan oyunculuklar, sayıları çok
olmasa da “yaratıcı” bazı kurgu numaraları filmi kalıcı kılmaya yarıyor… Evet
Türev kalıcı, hatırlanacak bir film.

Filmin üretim aşamasında tasarlanan hedef kitlesini bilemiyorum ama,
elitistliğini bir handikap olarak kabul edebiliriz. Filmde elitizm; ana
karakterlerinin (yazar-sinema öğrencisi-zengin bir ailenin eğitimli kızı)
seçildiği toplum kesitleri ve yaşam tarzları, başlarına gelen fantastik olay
(!) ve seyirciden beklediği mide bulantısı ve baş dönmesine dayanıklılık gibi
durumlar olarak karşımıza çıkıyor. Eğer ben, bir batılı sinemacı olsaydım
Türkiye’den böyle bir film görmekten pek hazzetmezdim gibime geliyor. Şöyle bir
benzetme yapalım: Bir film festivalinde, Nairobi’de geçen bir Kenya filminde,
aynı konuyu izlediğinizi varsayın…

Kıssadan Hisse

Sabredip de yazıyı buralara kadar okuyan varsa hala son ve genel bir kaç sözle
yazıyı bitirelim. Türk sinemasının temel sorunu “Türkiye’de aydın sorunu”dur,
diyebiliriz… Türk aydını olarak tanımladığımız pek çok kişinin malesef
gerçekte “yarı-aydın” sıfatını aşamaması gibi, sinemamız da yarı-aydın
yönetmenler ve işbitirici yapımcılar arasında gidip gidip geliyor… Çağan
Irmak filminin bir yerinde Sadık karakterine “derin” bir devrimcilik eleştirisi
yaptırıyor. Eski dava arkadaşları için “Onlar şimdi reklam ajanslarında ya da
iktidar hizmetkarı basın yayın kurumlarında” gibi bir söz bu. Anlıyoruz ki
gerçek devrimciler acı çekiyor ve bir takım bedeller ödüyorlar ama bazı dönüşüm
geçiren devrimciler ise “hayattan kâm alıyorlar”… Çağan Irmak’ın o medya
devlerinden birinde fazlasıyla medyatik bir diziyle adını duyurduğunu
hatırlamayan var mıdır? Bütün bu olan bitenin, duygusal p. dahil olmak üzere,
büyük bir reyting-gişe planı olduğunu düşünmek istemiyorum… Bu yazıda, bütün
tartıştığım konular nihayetinde sanatın anlamı, sanatçının tanımı,
epistemolojik ve hatta her zaman dediğim gibi ontolojik bazı tartışmalara gidip
dayanıyor… Sinemanın toplumsal işlevi olmalı mıdır? Varsa nedir? Kısacası,
sinema nedir?

Bu yazı Sinema Hakkında konusuyla ilgili.

44 Yorum Yazıldı. Siz de yorum yazın.

  • 1. Lilith  |  02 December 2005 tarihinde yazıldı. 2:06 am

    Usta cıragına “herşey iluzyondur” diyor. Cırak “o zaman gerçek yoktur” diyor. Usta “hayır, herşeyin iluzyon oldugu bir gercektir” diyor. Cagan Irmak sineması ile ilgili yazdıklarınz henuz izlemedigim halde bu diyalogu hatirlatti. Sinema bir iluzyondur ayni hersey gibi, hayat gibi. Daha otesi ? Bildigimiz bir gercek var…Yani herşeyin iluzyon oldugu gercegi…

  • 2. KEzzAP  |  02 December 2005 tarihinde yazıldı. 2:12 am

    Öncelikle merhaba…
    İlginçtir ki bu filmlerin mahkum.net ziyaretçileri tarafından izlenip izlenmediğini sormak için girmiştim.Bu yazı çıktı karşıma:)
    Bu hafta sonu bu iki filmden birini görmeyi planlıyordum da…

    Neyse anladığınız gibi iki filmi de izlemedim.
    O yüzden detaya yönelik fikir beyan edebileceğim bir durum söz konusu değil.
    Ama yine de sayın yönetmenin yazdıklarından yola çıkıp fazla uçup kaçmamaya çalışarak bazı şeyler söylemek istiyorum. Tabi filmi izlemediğim için filmin sinemasal değeri açısından bir şey söyleyemeyeceğim (izlemiş olsaydım bile böyle bir şeyi söyleme iddiam olamazdı zaten) olaya daha çok “politik” yaklaşacağım:

    Öncelikle
    “Çağan ne yapmış öyle!”
    “Allahım! Bu nasıl bir filmdir!”
    “Gözyaşlarımız sel oldu aktı”
    gibi açıklamaları ben de çok gördüm ve okudum…

    Ama bende “gaz” ın aksine doğru bir kelimemi bilmiyorum ama, bir “nefret” oluştu.
    Ne ile karşılaşacağımı anlamıştım sanki… ( bkz: Çemberimde Gül Oya…)
    Bu 12 eylül mevzusuyla ilgili film yapıp insanları salya sümük bir vaziyete dönüştürmek, (ya da insanların kendi kendilerine bu hale dönüşmeleri ) beni çok irite eden bir olaydır. Bunun, başka bir bakış açısıyla olaya yaklaşırsak “Battal Gazi” filmlerinden sonra “haydi aslanlarım viyana’yı fethe gidiyoruz”
    tepkisinden pek de bir farkı yoktur.

    Bu durumun aslında şununla alakası var:
    Sistemin kendi karşıtını kurgulaması mevzusuyla.
    Yani sitem içerisinde bize verilen bazı tanımların -erkeklik, kadınlık, babalık, annelik, mesleklerimiz, tüketici kimliklerimiz vs.- içine ilginçtir ki ve aslında ilginç değildir ki “sistem karşıtlığı” kavramı da giriyor…
    İşte bu tarz filmler ve diziler ( daha önce yönetmenin amerikan dizileriyle ilgili yaptığı açıklama gibi ) tamamiyle bir sistem karşıtı “imajı” belirliyor.
    “Yaaa! Bak sen orada davanı satmış sistmin çarklarından biri olmuşken biz burada hala bu davanın mücadelesini veriyoruz”
    gibi bir imaj…
    Ya da eski günleri hatırlamak…
    Ahhh! Biz de ne mücadeleler vermiştik o zamanlar demek…

    İşin özü yeni bir şey üretmemek, sadece var olanı tüketmek artık.
    Neden Nazım Hikmet’in adını ağzına bile almayan adamların en sevdiği şair Nazım Hikmet artık!!!
    Neden “Che” T-Shirt’leri bu kadar çok satılıyor…

    Bu filmi izlememiş olsam dahi, sadece Çemberimde Gül Oya’ya ve verilen tepkilere bakarak bu film yukarıda ifade etmeye çalıştığım “imaj yaratma” işine hizmet ediyor gibi geliyor bana artık.
    Tabi sinema değeri açısından çok da bir şey söyleyemeyeceğim dediğim gibi.

    Ama böyle hiçbir şey üretmeyip var olanlar üzerinden büyük sözler söyleme gayreti içerisinde olan filmlerden nefret ettiğimi söylemekte fayda görüyorum. Schindler’in Listesi bir örnek işte.
    Ya da Crash.
    Sinemanın toplumsal bir işlevi varsa da bu bu toplumu yok etmek olmamlıdır. Bence “bireysel” nitelikli “üretici işler” daha mühim toplumsal bir işleve sahipler.
    Yaratılmaya çalışılan “toplumsal” bilincin yerine toplumu şekillendirecek “bireysel” bir bilinç verme niyetindeler çünkü.
    Bu aslında sinemayla sınırlandırılamayacak çok tartışmalı bir konu…
    Birey ve toplum ilişkisi…
    Daha doğrusu çelişkisi…

  • 3. siddhartha  |  02 December 2005 tarihinde yazıldı. 2:17 pm

    Ben filmleri izlemedim. Muhtemelen de izlemeyeceğim; taa eskiden, çocukluğumuzdan bizim filmlerimize, hani sonuçsuz aşk hikayeleri, bedbaht insanlar, aşıkların kardeş çıkması, zengin kız-fakir erkek aşkı vb anlatan filmlere “Türk filmi” denilirdi. Sonradan elitist tavırlı, kamerayı sürekli aynı planda tutan veya güya siyasi içerikli tuhaf filmler ortaya çıktı, hazzetmedik. Arada tabii Muhsin Bey, Züğürt Ağa gibi filmler çıkıyordu tektük; sonra Eşkiya geldi, umutlandık, evet o da bir “Türk filmi”ydi ama yine de değişik birşeyler vardı. Sonra derviş Zaimler, Nuri Bilgeler birşeyler yaptılar ama yine tek tük..
    Yavuz Tuğrul’un son filminde yine ve tam olarak “Türk filmi”ne döndük, ağladık, bayıldık falan…Aslında şöyle bir baktığımızda, özellikle de Tuğrul’un son filminden sonra, bu senaryolar evet hep varlar, hayatın ta içindeler, ben 3.sayfa haberlerinden, bazen manşetlerden takip ediyorum bu hayatları; kadın programlarında, magazin programlarında, haberlerde aslında bunlar hep varlar.
    ….eee, yani şimdi ne oldu; pardon, bi mesaj vericektim ama hay allah…
    Neyse, sayın yönetmen Hıncal Uluç sizinle, hele de oyunculuk konusunda hiç aynı fikirde değil:)
    02. 12. 2005 tarihli yazisi:
    …….Okurum beni iyi bilir.. “Erkekler ağlamaz” diyenlerden değilim.. En az kırk kez yazmışımdır, Sezen’in “Ağlamak güzeldir/ Süzülürken yaşlar gözünden/ Sakın utanma” deyişini..
    Ağlamaktan utanmadım. İçimden ağlamak geldiğinde gözlerimden süzülen yaşları durdurmak için çabam olmadı.
    Ama ağlamadım bu defa.. Vallahi de, billahi de ağlamadım.
    Okuduğum on yazının on biri, filmin hüngür şakır ağlattığını yazıp, beni şartlandırmış ondan mıydı?. Bütün ağlama sinirlerimi törpü törpü törpüleyecek bir film mi bekler olmuştum kafamda, ondan mı bilmem, Babam ve Oğlum bende Ağlama Duvarı etkisi yapmadı.. Hiç yapmadı..
    Çağan Irmak’ı da en çok bu yönden alkışladım.. Bol bol güldürü sahnesi yerleştirdiği filmiyle ağlatmak için hiçbir özel çaba göstermemiş, hatta en “Ağlama sahneleri”ni çekmemiş bile..
    Öyle bir ölüm sahnesi yapardı ki istese mesela, Şampiyon’daki gibi, yıkılırdı salon hıçkırıklardan.. Uzak durmuş Çağan.. Zorlama sahnelerden uzak durmuş, hiçbir sahneyi de zorlamamış.. En derin acılar bile anlık sahnelerde şöyle bir hatırlatılmış o kadar..
    Çağan Irmak, ağlatmak değil, seyretmek için gidilecek bir film yapmayı başarmış.
    İlk iki gününde 35 bin gibi küçük bir rakam varken, gişenin kısa zamanda 200 binleri aşması, filmin seyircisinin kulaktan kulağa dolaşanlarla arttığını gösteriyor ki, en güzeli bu.. Demek gidenler memnun.. Her gören başkasını gönderiyor.
    Hemen her Türk filmine yapışan teknik birtakım zaaflarına rağmen, çok iyi oynanmış, çok iyi çekilmiş bir film, Babam ve Oğlum..
    Özgün bir senaryosunun olduğunu söyleyemem..
    Biraz Aşk Hikâyesi.. Orada delikanlı ile genç kadın arasındaydı aşk.. Bu defa genç baba ve oğlu ile arasındaki aşktan öte sevgi.. Oğlunu tasvip etmeyen baba figürü de orda..
    Biraz Fareler ve İnsanlar.. Fikret Kuşkan’ın birkaç tahtası uçuk, saf, ama tertemiz kalbi sevgi ile dolu ağabeyi Yetkin Dikiciler, tam bir Lenny uyarlaması..
    Biraz da, Şampiyon, ya da Palyaço tabii.. Çağan senarist olarak tüm bunlardan iyi bir mozayık (Yoksa ‘Şerbet’ mi demeliydim) kotarmış. Ortaya şirin bir Anadolu öyküsü çıkarmış..
    Köy bahçeleri, bağları, ay çiçeği tarlaları, sapları, harmanları ile tam benim köyüm.. Tam benim köy evim, tam benim avlularım.. En duygulandığım sahneler inanın bunlar oldu.. Beni hem de nasıl özlediğim köyüme, hem de nasıl burnumda tutan çocukluğuma götüren sahneler..
    Ayrıntılar nasıl ince hesaplanmış.. Filmde görülen bütün sofralar benim köyümde, benim bağımda kuruldu.. Geçiniz.. Yataklara serilen tüm çarşafları, o yıllarda yeni modaydı bu desenler, kullandım ben.. Nerden bulmuşlar?..
    Çağan’ın en büyük başarısı oyuncu seçimi ve yönetimi.. Koca filmde boş tek rol yok.. En küçük sahnesi olan, baş rol havasında, heyecanında ve başarısında oynuyor..
    Halit Ergenç mesela.. Hepsi iki dakika.. Herkes Çetin Tekindor’u yazıyor.. Şaşkın bir havaları var. Çetin’i benim gibi tiyatrodan tanıyanlar, onun nasıl bir sahne devi olduğunu bilenler içinse o kadar normal ki bu oyun.. Çağan üstelik en teatral sahneleri Çetin için yazınca, büyük ustaya meydanı doldurmak kalmış.. O da harika dolduruyor.. Nasıl bir anıt olduğunu gösteriyor. Hepsi o..
    Fikret Kuşkan iyi.. Ege Tanman, çocuk oyuncu, çok çok iyi..
    Hümeyra.. Olağanüstü Hümeyra.. Ama ben ona da şaşmadım.. Sinema Hümeyra’yı keşfetmekte çok geç kaldı.. Hümeyra, şov, sahne, ekran, perde dünyasında her şeyi yapabilecek bir yetenekti.. Çok az şey yaptı.. Yazık!..
    Şerif Sezer.. Aliye Rona’dan beri boş duruyordu Yeşilçam’da bu yer.. Şerif de olağanın üstündeydi.. Onun başarısına da şaşırmadım.. Onu da biliyor ve bekliyordum çünkü..
    Beni filmde asıl hayretler içinde bırakan, ilk defa gördüğüm, adını ilk defa duyduğum Yetkin Dikiciler oldu.. Bu ne müthiş bir oyun, bu nasıl akılları aşan bir tiplemedir..
    Oynadığı tüm sahnelerde rol çaldı Yetkin.. Ben Çağan’ın yerinde olsam, bir Fareler ve İnsanlar uyarlaması yapar, Fikret ile Yetkin’i oynatırdım, muhteşem bir ikili olurlardı.
    Babam ve Oğlum, büyük seyircilere ulaşmak için, ille de komedi filmleri çekmek, ille de sululukları aka arkaya sıralayan starları oynatmak gerekmediğini kanıtlayan bir film..
    İyi film yaparsan duyulur.. İyi film yaparsan, gidilir.
    İşin özeti bu!..

  • 4. Lilith  |  03 December 2005 tarihinde yazıldı. 12:52 am

    Benim de son donemde en cok dusundugum seylerden birisi, sistemin antitezini bile kendi icinde sunulan kategorilerden biri olarak sunmasi. Cagan Irmak genel cizgisi itibariyla sistemin icinde ama sanki onun disinda birsey yapiyormus izlenimi vermekte usta. Oysa boyle sistem karsiti olunmaz. Burada onemli nokta sistem karsitligi degil ama oyle olmadigi halde oyleymis gibi gostermek. Nedense “cemberimde gul oya “dan ve filmlerine gelen yorumlardan yonetmenin sosyolojik ve tarihsel temellere dayandirarak ustaca uyguladigi bir “saf duygularla oynama” becerisi var. Sinema bence insanlarin kendi icsel dunyalarina temas etmelidir. Aslinda tek bir tarifi ve islevi olamaz elbette sinemanin ama bence yuzyilimizda en cok icdunyalarimizda yolculuklar yapabilecegimiz filmlere ihtiyacimiz var.

  • 5. Cüneyt Tektaş  |  03 December 2005 tarihinde yazıldı. 1:47 am

    aslinda sinemada seyretmem turk filmlerini…

    arkadaslar israr ettiler, babam ve oglum filmine gittik hep beraber sinemaya…

    aglatiyormus dediler…

    sinemaya giderken kendimi ne aglayacagima ne de aglamayacagima sartlandirmadim… drama birakirim kendimi, duygularim nasil isterse oyle davranirim dedim kendime…

    sinemada seyrettim babam ve oglum filmini…

    insan aglamamak icin cabalayinca nasil da kasiliyormus kaslari…

    konu guzel, roller guzel oynanmis…

    aglamamak degil erkeklik…

    asil yalan soylememek erkeklik…

    aglatiyor…

    cocugu olanlar icin daha baska bir film diye dusunuyorum…

    aglatiyor…

    aslinda sinemada seyretmem turk filmlerini…

    sinemada seyretmeyin aglamaktan cekiniyorsaniz bu filmi…

  • 6. Siddhartha  |  03 December 2005 tarihinde yazıldı. 10:26 am

    Lilith ve Kezzap güzel bir saptama yapmışsınız. Hani ben Çağan Irmak’ın hiç sistem karşıtı olduğunu düşünmediğimden bu konuya kafa bile yormadım. Dediğiniz doğru, yaptığı filmler ne 12 Eylülü gerçekten sorgulayabilen bir derinliğe sahip ne de sistem karşıtı. Aynen dediğiniz gibi duygu sömürüsüne daha yakınlar.
    Ama yine de daha derinlikli şeyler çıkarabilir belki. Bakalım göreceğiz.

  • 7. kezzap  |  03 December 2005 tarihinde yazıldı. 1:34 pm

    ayrıca bu tarz filmlerin ağlatması mevzusu sadece çağan ırmak’la
    da alakalı bir şey değil. Sorun üzerimizden bireysel olarak da toplumsal olarak da atamadığımız bir “geçmiş”e sarılma tutkusu.
    Uzatmadan söylemek istiyorum söyleyeceğimi:
    Geçmiş bakıp gururlanmak, ya da oturup ağlamak için değildir.

    Hüzünlenmek içindir en fazla…
    Hüzün beraberinde umudu da getirir…
    Hüzün ile acı arasındaki farkı anlamak gerekiyor…

  • 8. neriman uslu  |  14 January 2006 tarihinde yazıldı. 10:16 pm

    bir çağan ırmak hayranı olarak elerine sağlık demekten başka birşey diyemiyorum bu arada şerif sezer ve çetin tekindor süperler saygıyla önlerinde eğiliyorummmmmm

  • 9. Numan Mercimek  |  12 February 2006 tarihinde yazıldı. 12:26 am

    Doğrusu Gökhan Beye şaşırdım. Babam ve Oğlum gayet güzel bir filmdi. Hatta şu aralar piyasaya çıkan türk filmelerinin en iyisi. Niye böyle bir eleştiri var anlamadım.

  • 10. Yönetmen  |  12 February 2006 tarihinde yazıldı. 8:53 am

    Babam ve Oğlum’un son gösterime giren türk filmleri içinde en iyilerden biri olduğu muhakkak. Ancak, “Baba olmayı şimdi anladın mı” yeterliydi. Mesajı aldık. Seyirci aptal değildir. Filmin duygusal doruk noktası o diyalog olsaydı ben filmi çok beğenecektim. İyi bulduklarıma iyi, beğenmediklerime de kötü diyorum… Göğsü bağrı yırtıp, sulu sepken ağlama fırtınası oluşturma çabası rahatsız edici. “Bizim milletimiz bunu sever” bakış açısıyla yapılan şeyleri sevemiyorum. Ayrıca bu filmde, “12 eylül - işkence”ye gerek var mıydı? Bunlar ajitasyon oluyor…

  • 11. KEzzAP  |  12 February 2006 tarihinde yazıldı. 3:30 pm

    Sayın yönetmen sanırım bu konudaki fikirlerimiz aynı…
    Beni bu filmde en rahatsız eden sahneler:
    -Baştaki doğum sahnesi:
    .Neden dışarı koşulur?
    .Komşulardan neden yardım istenmez?
    .O sahnedeki oyunculuğun da kötü olduğunu düşünüyorum.
    .Ben 12 eylül’ün orada daha abartısız bir sahneyle verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
    -Dediğiniz gibi işkence sahneleri:
    .12 Eylül’de ne olduğunu biliyoruz.Çevremde birebir yaşayan bir sürü insan var.Herkesin de vardır. Gözümüze sokup ajitasyona gerek yok. Geçmişten kurtulalım artık!
    .Kahramanımız öksürdüğünde ve gece korkuyla uyandığında ben sebebini anlayabiliyorum. Ne gerek var geri dönüşlerle göstermeye.
    -Baba(Çetin Tekindor) ve Oğul (Fikret Kuşkan) ‘ın konuşma sahneleri:
    .Bu sahne filmin doruk noktası fakat gediklerle dolu bence.Çetin Tekindor’un “bencil” kelimesini kullanması. Lütfen! Birkaç sahne sonra ben konuşmasını bilmem diyen bir adam bencil kelimesini kullanamaz.
    .Sinemada en sevmediğim şey zaten gördüklerimizin söze dökülmesi. Fikret Kuşkan zaten bazı şeyleri idrak etmiş. Evden ayrıldıktan sonraki adamla dönen adam arasında zaten fark var. Anlamış. Ne gerek var “reklamcı arkadaşlar” lafına…
    . Ve sahnenin sonu. Ayağa kalktı. Müzik arttı. Ben izlerken dedim ki “lütfen sözünü bitirdikten sonra düşme, lütfen!” Ama düştü. Buyrun size Ferdi Tayfur Necla Nazır sahnesi :)
    -Gömleğin yırtılma sahnesi:
    .Bence gömlek yırtılması abartılı olmayabilir fakat orada kullanılan “Benim Yüzümden Oldu” lafı rahatsız edici. Öyle bir durumdaki bir adam böyle düzgün bir cümle kuramaz. “Ben ettim!” daha anlamlı…

    Bu kadar eleştiriden sonra şunu söyleyeyim:
    Film gerçekten güzel bir film. Bu kadar üzerine düşünmem filme değer veriyor olmamla alakalı zaten.Ben filmi küçük çocuğun hikayesi olarak görmeyi tercih ediyorum ve o açıdan çok başarılı buluyorum. Ama Fikret Kuşkan’ın hikayesi bence iyi bir hikaye değil zaten, çok klasikleşmiş bir türk filmi hikayesi. Hem ayrıca. Fikret Kuşkan’ın oyunculuğu da benim hoşuma gitmedi.

  • 12. corto  |  13 February 2006 tarihinde yazıldı. 6:01 am

    türev filmi için pek söz etme gereği duymuyorum. sadece sinema dili başarısı beni kesmiyor. çünkü o başkaları tarafından bulunmuş bir dil ve türkiye’de birilerinin uygulama yapması filmi değerli kılmıyor.
    babam ve oğlum filmi ise bence tartışmaya değer bir film. filmi tartışma noktasına alırken, bir kaç uç oluşmuş. film münasebetiyle çağan ırmak’ı tartışmak, film senaryosunun inandırıcılığını tartışmak, film senaryosunu teknik olarak tartışmak, bir sinema yapıtı olarak filmi tartışmak. bence hiç seyretmeden gazete yorumları ve genel değerlendirmeler üzerinden bir filmi eleştirmek biraz haksızlık yapmak olur.
    çağan ırmak “mustafa hakkında herşey” filminde bence senaryo olarak çuvallamıştı. mustafa, işi gücü yerinde, aşağı tabakadan nefret eden, egosu şişik bir kardeşimizden başka biri değildi. karekterinin oluşması için gerekli doneler verilemediği için tip olarak kalmıştı. ama bir yönetmen epeyce kazanç sağladığı bir diziden sonra aynı yoldan giderek küpünü doldurmaya neden devam etmedi sorusunu bana sordurttu. sonuçta m.h.herşey’in sinema endüstrisi içinde çok para kazandıracak bir film olmayacağını ç.ırmak da kestirebilmiştir. o noktada sevmediği işlerden para kazanıp, kazandığını da sinemaya yatırması sistemin pek çok insanı tuzla buz ettiği bir ülkede taktiksel bir tutum olarak anlaşılabilir gelmişti bana. en azından “gemide gibi bir filmi çeken şahısın “kurtlar vadisi ırak”ı çekmesinden daha samimi bir durum oluşturuyor. babam ve oğlum süreci ç. ırmak için artık sinema gibi pahalı bir sanat için çekilecek iktisadi sıkıntıları tamamen ortadan kaldırmış görünüyor.( tabi, lord of the rings’i yeniden çekmeyi düşünmüyorsa). bundan sonra yapacağı iş sinemasal spekturumunun genişliğine iyi bir ölçü olacaktır diye düşünüyorum. sinemasında ciddi bir traj kaygısı güttüğünü hissettirdi. oyuncuların hemen hemen tamamı iyi reyting alan dizilerde boy göstermekteydi. bunu oyunculuk kötü diye bağlamak istemiyorum ama o rolleri dizilerde rol almayan başka aktörler oynayamazdı diyemem. şunun yerine kim oynardı sorusuna kendi kafamda mutlaka alternatifler bulabiliyorum ama godfather için m.brando’dan başka kimseyi düşünemiyorum. her yönetmen filmini bir çok insanın görmesini ister. bence seyirci kaygısı yaptığımız işin çok sayıda insanla paylaşılması isteğiyle yaşanmalıdır gişeye bırakacakları için değil. her sanatçı yaptığı sanat sayesinde yaşamını idame ettirmeyi düşler ama olmuyor diye sanat yapmamayı düşünmez.
    önemli olan sanat yoluyla çoğalabilmeyi başarabilmektir. yoksa bir insan niye sanat yapar? sineması hakkındaki samimiyetini bizzat çağan ırmak’ın kendi vicdan muhasebesine bırakmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.
    filmin 12 eylül kısmı sadece jenerik bitene kadar sürmesi abartılı değil. 12 eylül’ün kendisi orada gördüklerimizden daha abartılı bir olgudur. yönetmen zaten olayı bir dram üzerine kurmak istediği için onun tarafından bakıldığında bu olguyu(darbe, sorgu, işkence) kullanması doğru duruyor. çünkü sadık zaten bu sebepten ölüyor. öyle verilmezdi, böyle olsaydı dememiz pek mantıklı değil o çağan ırmak, biz biziz. zaten filmi yönetmenin gözünden seyrediyoruz ve bize nasıl gördüğünü anlatıyor. burada izleyici gözü olarak teknik sıkıntılar; çocuğun gözünden anlatılan hikayenin zaman zaman kaymalar yaşaması. 12 eylül üzerinden ajitasyon meselesi tam sıkıntı aksine filmde 12 eylül’ü bir insanın başına gelen olaydan başka bir şey olarak görmemiş yani ortada ajitasyon falan yok. sadık sistemin, düzenin onu nasıl genç yaşta mezara göndereceği hakkında bir laf bile etmiyor. milyonlarca insanın işkencelerden geçtiği bir dönem hakkında bir kelime bile etmiyor onun kini sisteme uyan arkadaşlarının ona davranışlarında. yönetmen burada o dönemin politik güçlerine ve siyasi bir taraf olacak izleyicilere yumuşak bir feyk atıyor ve iki tarafıda ustalıkla idare ediyor. bu anlamda 12 eylül yerine üniversite okumak için sevgilisini ve ailesini geride bırakıp evinden ayrılan sadık, babasının istediği fakülte yerine kendi istediği bir fakülteye gidip bir de üstüne kafasına göre bir evlilik yapsaydı yine babasıyla bozuşabilirdi. yıllar sonra amansız bir hastalıkla evine dönseydi yaşanan aile dramı değişmezdi. 12 eylül’ün senaryoyu yıkacak bir olmazsa olmazı yok çünkü 12 eylül hiç tartışılmıyor. bu haliyle bile geçmişten kurtulmak mümkün değildir çünkü geleceğiniz geçmişiniz üzerine kurulur somut olarak geçmişinizden çıkarabileceğiniz pek çok olabilir ama soyut olarak ruhunuza sinsice yerleşir. ayrıca başkalarının tecavüzüne uğramış ve hiç bir hesap verilmemiş geçmişi sadece kurtulalım diye silip atamayız. başkalarının yaşadıklarını siz yaşamadınız sadece yaşayanları tanımak onlar adına konuşma hakkını bize vermez. sadece bir filmde bunları görmek istememe hakkınız vardır. bence çağan ırmak hassas bir konuyu çok ucuz harcamış. çehov’un meşhur lafı “benim öykülerimde bir tüfek duvarda asılıysa öykünün bir yerinde mutlaka patlar” lafına nazire edercesine 12 eylül’ü duvara asmış ama patlamamış.
    yoksa yer yer lehçe hataları dramın dozunu artırabilmek için tiyatral oyunculuktan faydalanma sesi ve sahneleri efektleyerek izleyiciyi etkileme yöntemleri bazı kaygıları açık ediyor.
    bir başka dikkat çekici durum ise yönetmenin uslup yaratma yoksunluğu tema üzerine kurulan sinema anlayışının temel handikaplarınadan biri. iki filmide klasik yeşilçam yönetmenlerinden aklı başında hangi yönetmene verseniz aşağı yukarı aynı etkiyi yakalar. bu bir çağan ırmak filmidir diyebilmeniz için özgün bir üslubunuz olması gerekir. bu anlamda türk sineması hakkında bilgisi olmayan bir sinemasevere benzer on film izlettirip hangi iki film sizce aynı yönetmenindir sorusunu sorsanız, yüksek ihtimal çözemez. oysa on dakika gözünüz takılsa bu bir hitchcock filmidir dersiniz. yaratıcı yönetmenlikle, sipariş yönetmenliği arasındaki önemli farklardan biridir bu.
    işin özü ben şahsen çağan ırmağın modern bir yeşilçam yönetmeninden daha başka biri olabileceğine inanmıyorum. zaman zaman çok izlenilen filmlerde yapacaktır zaman zaman da çuvallıyacaktır. bu film bence klasik türk sineması içinde hatırlanacak bir film olacaktır ama 20 yıl sonra filmin yönetmenini hatırlamayabilirler. kaç kişi yılanların öcünü metin erksan’ın çektiğini fatih akından önce altın ayı aldığını aynı zamanda cihan ünal’lı şeytan filmini de metin erksan’ın yönettiğini bilerek seyrediyor ki?

  • 13. izleyici  |  18 February 2006 tarihinde yazıldı. 8:18 pm

    bu siteye ilk defa yazı yazıyorum yorumlar çok ilginç şöyle bir göz attım ama tam anlamıyla hepsini okuyabildim diyemem.ben babam ve oğlum hakkında bazı şeyler söylemek istedim. bana göre filme gidenler bunun tam da bir çağan ırmak filmi olğunu anlayacaklardır çünkü asmalı konakta yaptıgı gibi yine büyük bir aile ve bireyleri arasındaki ilişkiler konu edilmis tıbkı diğer tv dizisi çemberimde gül oya gibi her ne kadar asmalı konğı kendisi yazmasa bile içindeki aile ve anlatılan aşkın masalsı olması onu etkilemiş.ç.ırmak ın düş dünyasının aslında çok geniş olduğunu ve hala masallar inanmak istediğini ve bunu da seyirciye yansıttığını düşünüyorum.Bir tv filmi olan Kimsecikler nilüfer açıkalın uğur polat oynuyorlardı çok eski belki hatırlanmaz ama yine ondada aynı masalsı öğeler vardı.seyirciyi çeken alıp götüren kulaktan kulağa yayılmasına sebep olan yine bu öğelerdir.

  • 14. corto  |  21 February 2006 tarihinde yazıldı. 11:16 am

    çağan ırmağın işlediği konuların benzer özellikler taşıması (geniş aile tipleri, masalsı öğeler) bir yönetmenin ilgi duyduğu alanlara işaret eder. genel olarak uslup meselesi teknik imkanlardan faydalanarak özgün bir sinema dili oluşturmakla ilgilidir. yukarıda saydığınız örnekler içine piano piano bacaksız, ikinci bahar, yedi tepe istanbul gibi çalışmalar da sokulabilir. ‘konuların benzerliğine rağmen yine de bir doku farkı vardı’ diyorsak o zaman uslup sorununa gelmiş oluruz. bu ortak özellikler seyirciyi çeken özellikler olabilir. ama maalesef bu uslupla ilgili bir şey değildir. kulaktan kulağa yayılma meselesi ise tamamen ‘reklam imkanlarına yüklenilmeden pek çok insanın başkalarına tavsiyesi ile bir ürünün talep görmesiyle ilgilidir ve reklamcılık sektörünün araştırma alanına girer. bu bir çağan ırmak filmidir demek aynı unsurları barındıran filmlerde onu fark edebilmekten çok, bambaşka konuları işlerken bile bu olsa olsa çağan ırmak’ın işidir diyebilmekle ilgilidir. ( başka konulara yönelmesi bir şart değil tabi ki. ) uslup kabaca: filmde zaman akışı sorunsalı, uzun plan, kısa plan uygulamaları, uzak plan, yakın plan çekimlerini kullanma biçimi, sabit çekim, hareketli çekim tercihleri, genel aydınlatma, dramatik aydınlatma, müzik kullanma ya da kullanmama, efekt kullanıp kullanmama, yabancılaştırma unsurlarını kullanıp kullanmama, planları birbirine ekleme tercihlerinden tutunda, felsefi duruşundaki tutarlılığa kadar bir çok etkenin kimyasından oluşur. şu an hatırlamadığım şeyler de vardır mutlaka. henüz hiç kullanılmamış yeni keşifler bile bu durumun içindedir. yoksa sadece masalsı durumu seyirciyle açıklayacak olsak aynı başarıyı keloğlan ve kara prensin de yakalaması gerekirdi. ya da çağan ırmak asmalı konakta, meray okay ve mahinur ergun’un senaryosuyla başarı yakalarken aynı meral okay’ın yazdığı ikinci bahar üç yönetmen değiştirdiği halde aynı başarıyı yakalıyorsa keramet nerdedir. işte uslup bu noktada bir filmden yönetmen çıktığında artık o filmin başka bir film olmasıdır. tıpkı ‘yapay zeka’yı izlerken filmde kubrik’in gölgesine bile rastlamamanız gibi. oysa ölmeden önce çekime başlayacağı son filmdi.

  • 15. izleyici  |  23 February 2006 tarihinde yazıldı. 8:59 pm

    yazılan yorumu daha yenı okuyabılme fırsatım oldu meslegınız nedır bılemem ama sınemaya ben sızın baktıgınız gıbı teknık acıdan cok gozlemcı olarak bakıyorum yaptıgım yormlarda tamamen bır seyırıcı olarak gozlemledıklerımdır.ama sızın yazdıklarınızı bıraz dusununce tam olarak kast ettıgınınz bunlarmı bılemem ama naçizane birkaç söyleyecegım dahavar.
    cagan ırmak ıslerının hepsınde kullanılan muzık klasık muzuktır ve bu tema yaptıgı butun ıslerde on plana cıkar sadık ın klasık muzık tutkunu olamsı asmalı konagın yıne muzıklerının ve dızı ıcerısınde kullanılan muzık c.gul oya kullanılan muzık.
    ayrıca benım masalsı dan kastım artık var olamyan degerler de bızım ıcın masal olmustur sadece keleoğlan degıl ınsanlar eskı turk fılmlerının de yıne aynı duyguyla ızler.cunku ne seymen kadar seven ne yurdanur kadar fedakar ne de hep ıyılıgın kazandıgı olaylar olmuyor artık bız olamsına ızın vermıyoruz.
    ayrıca hep bır gızem var yaptıgı ıslerde muhakkak bır sır bır bılınmeyen kıse gzouktugu gıbıdegıldır herkesın ıkı yuzunu de gosterır ıyı ve kotu nedenlerı ve sonuclarıyla.sımdılık bu kadar

  • 16. corto  |  02 March 2006 tarihinde yazıldı. 3:26 am

    sayın izleyici
    sizin sinemayı bir gözlemci olarak seyretmenizde inanın hiçbir sakınca yok. burası sinema hakkında bir site olduğu için ben naçizane yorumlarımı teknik bazı noktalara getirmekte sakınca görmedim. sanırım siz biraz daha sosyal yönlerine bakmayı tercih ediyorsunuz. sizin masalsılıktan kastınız artık var olmayan değerleri kapsıyor olabilir. bana göre ise sizin bu durumunuz: “geçmişe özlem” yani nostalji den başka bir şey değil.
    masalsılık olağanüstü öğelerin sık sık kullanıldığı didaktik bir yapıyla oluşur. zaman geçmiş zamandır. olağanüstü tüm olaylar olağan karşılanabilir. daha fazla şey yazmama gerek yok sanırım aşağı yukarı hepimiz biliyoruz. seyrettiğimiz çoğu filmde ve de dizide ortalık deli-manyak sevenden geçilmiyorken artık böyle şeyler olmuyor demeniz beni şaşırttı. teknik olarak bir hikayeyi mutlu sona bağlamak her zaman alıcısı için caziptir. “iyiliğin kazanmadığı” olgusu ise sinema dışında ayrıca tartışılacak bir durumdur. seymen kadar sevmek ne demek? bir filmi seyrederken kendinizi kaptırıp koyverirseniz pek çok şeyi gözden kaçırabilirsiniz. gözünüz seymen’den başkasını görmüyorsa diğer ayrıntıları fark edemeyebilirsiniz. örneğin yıllarca seymen ağa’ya hizmet eden insanların “yahu biz böyle ömrümüzün sonuna kadar bu aileye hizmet edip ölmekten başka kendimiz için ne yapıyoruz”u sorgulamaması gibi. ağalarının kendi kızlarını bir gençlik hatası yapıp hamile bırakarak üstüne bir de çocuk peydahlamalarını sorgulamamak gibi. oysa seymen efendi önlerine bir kemik atıp aynı çatı altında muhteşem aşkını yaşarken, bu durum hangi toplumsal mutsuzluğa yol açar sorgulamayız. bilinmeyen göründüğü gibi değil ise bize bir filmin göründüğü gibi gelmemesini sorgulamak ta çok insani bir durumdur. müziğin klasik müzik olması konusunu da pek anlamış değilim. pek çok yönetmen filminde klasik müzik kullanır. bu genelde klasik müzik eserlerinin zaman aşımından dolayı telif haklarının bulunmamasından kaynaklanır. bazıları da yaptığı işin ruhunu yansıtmasından dolayı. mustafa hakkında herşey’de de bach çalıp durur. mustafanın şehirli ve yüksek sınıftan biri olarak bach dinlemesini anlamlı bulalım peki taşrada geçen bir film için bach nedir sizce. barok dönemi klasik müzik eseri ile filmi hangi ortak payda da buluşturabiliyorsunuz. aslında meseleye türk sinemasının geleceği olarak bakarsanız belki o zaman iyi gibi görünen şeylerin uzun vadede bizi hiçbir yere götüremeyecek olmasının kaygılarını yaşadığımı anlarsınız. bugüne kadar sinemamız için çok az şey yapılmıştır. bugün gelişen tekniklerle ve maddi imkanlarla amerikanvari pek çok film dahi yapılabilir oysa benim endişelerim özgün bir alt yapıya sahip olamayan ülke sinemalarının çağdaş dünya sinemaları karşısında hiçbir zaman saygı duyulmayacağı ile ilgilidir. temeli olmayan şeylerin üzerine ne yaparsanız yapın bir gün altında kalmaktan kurtulamazsınız bu dünyanın her yerinde böyledir. mesele çağan ırmak’ı yok sayma meselesi değildir. mesele sinemayı bir sanat olmaktan çok bir endüstri objesi olarak görmedeki sakıncalarla ilgilidir. bir sanat dalı ulaştığı popülerlikle bir endüstri dalı haline gelebilir ama o sanatın alt yapısını kurmadan ona hiç önem vermeden sadece endüstiriyel kısmını canlı tutmaya çalışırsak bir yerde tıkanır ve biter. ülkemizde sinemanın sık sık bunalıma girmesinin en temel nedenlerinden biri budur. rüzgar estiği zaman herkes çuvalını doldurmaya çalışırsa bu işin motoru olan kurumlar desteklenmeyip geliştirilmezse rüzgar kesilince araç durur. bir filmin sizi mutlu etmesi sizin hala pek çok açıdan insan olduğunuzu göstermesi açısından çok güzel bir şeydir ama bu onun çok iyi bir film olduğu anlamına gelmez. benim de bir filmi ince ayrıntılarına kadar mıncıklıyor olmam duygusuz olduğum anlamına gelmez. aksi takdirde jinekologlar aşık olamazdı sanırım.

  • 17. izleyici  |  06 March 2006 tarihinde yazıldı. 2:26 am

    sayın corto
    yapmıs oldugunuz ılgınc yorumlar benı sasaırtmaya devam edıyor.
    sınema ve dızılere sadece teknık acıdan bakmadıgınızı soylemıssınız ama bana gore sız benden daha duygusal yaklasıyorsunuz ben seymen gıbı sevmek derken o karektere yuklenen o herseye regmen vazgecılmezlık ve herseye ragmen vazgecmeyen kısılıgı kast etmıstım ama goruyorumkı sız karakterden daha cok oynayan oyuncudan etkılenmıssınız yanı kadınların bu kısıye duydugu hayranlık sankı sızde bıraz kıskanclık bıraz saskınlık yaratmıs bu kadar femınıst konusurken bır kadının yada bır aılenın bunun nasıl kabullendıgının ve ılahlastırdıgının ve korudugunu sorgulamıssınız.
    bana gore bu dızının sevılme nedenlerınden bırı dızının cekım tarzıdır ve ben bununcagan ırmak la saglandıgının dusunuyorum.dızılere veya fılmlerı daha cı,ok sevdıren cekılen mekanlardır.kapodakyoda tam manasıyla yansıttıgı gecmıs topraklarında yasayan uygarlıklarla bunun saglar.ayrıca cok ufak detaylar eklemek ısterım seymen ısmı o yorede en cok kullanılan ısımısımdır.ayrıca sızın talıhsız dıye degerlendırdınız dıcle nın yapmıs oldugu buyuler o yore ıle ılgılı okudugum bırkac kıtaptan dolayı soyluyorum cok yaygın.okumanızı tavsıye edrım gursel korat guvercıne ağıt cıftaslan dortlemesı
    kusura bakmayın bukonu bıraz babam ve oğlum ve cagan ırmak olmaktan cıktı ama neden bılmem dıle getırmek ıstedım.

  • 18. corto  |  09 March 2006 tarihinde yazıldı. 4:11 am

    sayın izleyici
    ben sizin anlattattıklarınızdan inanın hiçbir şey anlamadım. mesela şöyle bir başlangıç cümleniz var.
    “sınema ve dızılere sadece teknık acıdan bakmadıgınızı soylemıssınız ama bana gore sız benden daha duygusal yaklasıyorsunuz”
    sadece teknik açıdan bakmadığımı söylemek bu işin duygular ve diğer öğelerini içeren konularına da baktığımı gösteren bir cümledir.
    o zaman bana bu cümleyi yazarak ne anlatmaya çalışıyorsunuz?
    ben bir çok dizi de onulmaz aşkların işlendiğinden bahsetmişinim yani o diziyle diğer diziler arasındaki ortak paydadan.
    siz vazgeçilmezlik ve vazgeçmemekten bahsetmişsiniz. kaba bir örnekle ‘hırsız-polisteki aksak vazgeçiyor mu?
    siz karakterden çok oynayan oyuncuyla ilgili kadınların ilgisine dair kıskançlık duyduğumdan bahsetmişsiniz.
    ben o kişinin oyunculuğuna dair tek kelime etmedim o ayrı bir tartışma konusudur ve sanırım bu tartışma bu düzlem için fazla kişisel olur.
    benim anlattığım olayın feminizmle en ufak bir alakası yoktur. ben o dizide günümüz koşullarında, feodal sistemde servet sahipliğine kayıtsız şartsız itaatin sorgulanmayışından, bunu da hizmetkar sınıfın kızının, o muhteşem aşkı yaşayan kişiden çocuğunun olmasına ve yine bunun sonucunun reel durumdan çok sizin de dediğiniz gibi büyülere kötü kalpli kadınlara bağlanmasına olan irrasyonal anlayışla ilgili uyumsuzluğumdan bahsettim.siz hangi çıkarımla bu ifadeyi feminizmle bağdaştırdınız, ya da feminiz diye hangi kaynaklara sarıldınız bir kere daha yoklayınız.
    her hangi bir düşünsel akımdan bahsederken o konuda ne kadar yetkin olduğunuzu tartmadan bir konuyu fikir tartışma platformuna çekmeyiniz. aksi takdirde adını bile anmadığım birine karşı duyduğum kıskançlık gibi saçma sapan bir sonuca varırsınız.
    akabinde, filmin çekim tarzı gibi bir konuya gelmişsiniz ve bunu kapadokya’da çekilmesi ile ilgili mekan sorunsalıyla açmaya çalışmışsınız. işte cümleniz.

    “bana gore bu dızının sevılme nedenlerınden bırı dızının cekım tarzıdır ve ben bununcagan ırmak la saglandıgının dusunuyorum. dızılere veya fılmlerı daha cı,ok sevdıren cekılen mekanlardır.kapodakyoda tam manasıyla yansıttıgı gecmıs topraklarında yasayan uygarlıklarla bunun saglar.”

    sizin kapadokya ile ilgili tarih bilgileriniz bırakın roma ve ilk hıristiyanlık dönemini selçuklu’ya kadar bile gitmiyor. ayrıca seymen ismi bugün ki ankara ile anılır. bunu folklorumuza bile azıcık göz atarak öğrenebilirsiniz.
    bir filmin çekim tarzı mekan kullanmakla ilgili değildir. tarz, stil, uslup benim size yukarıda boş yere bahsettiğim uygulama tekniği ile ilgilidir. bildiğimizi paylaşmak gerçekten çok keyifli olur du eminim ama bilmediğinizi paylaşmak da faydalı olabilir. en azından birimize.
    ayrıca konumuz çağan ırmak konusu değildi, hiç bir zaman… türkiye’de sinemaydı. çağan ırmak babamın oğlu değil. kişisel bir sorunumda yok. ne o beni tanır. ne ben onu. ama sizin beni tanımadığınız halde seymen efendiye karşı duyduğum kıskançlığı tespit etmeniz ilginç. keşke çağan ırmak için söyleseydiniz bunları en azından bir varoluşla ilişkilendirmiş olurdunuz. hayali bir kahramanla değil.
    kısacası sevgili izleyici size digital bir kameraya takılan, carl zeis zena adaptör lensle yaratılan analog kamera etkisinden tutunda kodak bir filmin sarı ağırlığıyla fujinin baskın yeşiline kadar pek çok etkiyle ilgili tercihlerden ; zenaatla, sanat arasındaki ilişkilere kadar uzun uzun yazmak isterdim lakin hayat kısa. neylersin ki; yaşama zorunluluğu sabah sabah kalkıp işe gitmemizi buyuruyor. bir belediye otobüsünde dokuz saat çalışmak için işe giderken, hayat seymen efendinin aşkı gibi masalsı geçmiyor.

  • 19. izleyici  |  09 March 2006 tarihinde yazıldı. 8:20 pm

    sayın corto
    yazınızı az once okudum.sanırım gecen sefer yazdıgım yazının cok gec bır saatte yazılmasından dolayı bana sankı hanı su tv programlarındakı ev kızı muhabbetının yapmıssınız ama ınanın o gece bır rapor yetıstırmem gerekıyordu ve bılgısayarımı kapatmadan bır goz atmak ıstedım.belkı bıraz cumlelerım devrık olabılır ama gercı sız bunun mazeret olarak kabul etmezsınınz.cunku daha once yazdıklarımında farksız oldugunu soylyeceksınınz sanırım.nahı su hoca nasrettın fıkrasındakı gıbı -bız senın genclıgını de bılıyoruz -tarzında.
    sızınle tartısmak daha dogrusu konusmak ınsanı yoruyor cunku yorumlarınız ıgneleyıcı ve bıraz da kucumser yapıyorsunuz.yanlıs anlamayın kısısel bılgılerınıze soyleyecek lafım yok ama bunun soylenıs adabı bana gore pek uygun dusmemıs.yazının sonunda soyledıgız eger dogru ıse sanırım bu hırcınlık bıraz da meslegınızın stresınden.bır otobuse bınıp canımızı emanet ettıgımız kısılerın en azından bır ıyı gunler gunaydın veya kolay gelsın cumlesının soylenmedıgı ve ucretlervb.dıger konuları da hesaba katarsak sanırım sızı mazur gormek lazım.

  • 20. corto  |  10 March 2006 tarihinde yazıldı. 6:27 am

    sayın izleyici
    yukarıda kullandığınız kelime öbeklerinde sinema ile ilgili yine bir fikre rastlamamak beni sonsuz acılara gark etti. keşke mesele cümlelerin devrikliği ile ilgili olsa böyle bir sorunu biraz dikkatle aşardık. aynen yazmak yerine “copy” “paste” etmem size iğneleyici gelmiş. oysa ben ne anlatmak istediğinizi anlamasam cevap yazmazdım. demek ki böyle bir durumu mazeret olarak görüp görmemekle ilgim yok. ama mazeret olarak kabul edemeyeceğim şey düşünsel bütünlüğünüzün devrik olmasından kaynaklanıyor. ben sizi bir yönetmen ve yaptığı filmlerle ilgili, sinemaya bakış alanına çekmeye çalıştıkça; siz beni aramızdaki bakış açısı alanına çekmeye çalışıyorsunuz. zaten son anlattıklarınızda sinemaya dair hiçbir şey olmaması epeyce aleni. bir de şu taraftan bakın: belki de, benimle tartışmak sizi yormuyordur, zaten yorulmaya alışık olmayan zihniniz sizi zorluyordur ve bu da doğal olarak seçimlerinizi belirliyordur. sizin hassas yüreğiniz bir kaç kelimeyle delik deşik olurken, tamamiyle sinema üzerine yapılan bir yazışmada durumu özcan deniz’e karşı kadınların duyduğu ilgiye karşı kıskançlık olarak niteleyen kelimelerin ne kadar osuruktan karakter tahlili olduğunu farketmiyor musunuz?
    siz bana bu bir çağan ırmak filmidir diyorsunuz.
    ben size bunun için bir yönetmenin özgün bir usluba sahip olması gerektiğinden bahsediyorum.
    siz bana geniş aileler diyorsunuz.
    ben size pek çok dizi de bu var diyorum ki mustafa hakkında böyle bir aile yok.
    siz bana masalsılık diyorsunuz.
    ben size masalı ve nostaljiyi açıklayarak bunlar farklı şeyler diyorum.
    siz bana özcan deniz’e kadınların ilgisini kıskanıyorsunuz diyorsunuz.
    ben size senaryoda feodal ve gerici erkek tutumunun yüceltilmesinden bahsediyorum.
    siz bana çekim tarzından bahsetmişiniz.
    ben size tarz denilen şeyin ne olduğunu uzun uzun anlattığımdan ve bunları okumadığınızdan bahsetmişim.
    siz bana tarzın, mekan seçimi ve kapadokyadaki uygarlıkla ilgili olduğundan bahsetmişsiniz.
    ben size kapadokya’daki uygarlığın asmalı konaktan çok farklı bir geçmişe sahip olduğundan bahsetmişim.
    siz bana seymen o yörede çok kullanılan bir isimdir demişsiniz. ben ankara’yı bir inceleyin demişim.
    siz bana dicle’nin yaptığı büyülerden bahsetmişsiniz.
    ben size bu ismin güneydoğudan geçen, mezopotamya’yı oluşturan bir ırmak olduğundan ve nevşehir’den geçmediğinden “bahsetmemişim”.
    siz bana meselenin çağan ırmak’ı tartışmaktan çıktığından bahsetmişsiniz.
    ben size bu durumun nedenlerini anlamanız için yazdıklarınızı gözden geçirmenizden bahsetmişim.
    siz benim yazınsal adabımdan ve bu adabı oluşturan etmenleri bir psikolog edasıyla çözümlemenizden bahsetmişsiniz.
    ben tüm bu anlattıklarınızın dayanaksız soyut önermelerle bir yönetmen ve çektiği filmleri değerlendirmek adına yapılan yazışmadan çok tv başında oturup örgü ören kadın muhabbeti olduğundan bahsediyorum.
    bu noktada olayın aramızdaki karşılıklı tartışma olmasının bu sitenin amacını saptıracağını bildiğim için size mail adresimi veriyorum doya doya yazınız corto@mynet.com
    ben cevaplarım şüpheniz olmasın.
    burada devam etmek emek verenlere haksızlık olur.

  • 21. izleyici  |  11 March 2006 tarihinde yazıldı. 11:46 am

    sayın corto
    ıncelık gosterıp maıl adresınızı yazmıssınız ama ben sızınle konusmak benı yoruyor derken gercekten dogruları soylemıstım .
    sızınle baska herhangı bır yerde konusmak gıbı bır dusuncem yok
    su son yazdıgınız yazıdada bırakın adabı ısı sevıyesızlık sınırlarına tasımıssınız.umarın sızde herseyı bıldıgını zanettıgı ıcın kendı kendıne konusmak zorunda kalan kım seyı dınleedıgı ıcın kımsenınde onu dınlemedıgı kısılerdem olmazsınız sıze sıtesınızde daha dengınız sınema ıle ılgılı sızınle asık atabılecek sevıyede tartısacak ve cevap verecek kadar tenezzul eden bırı daha cıkar.
    HOSÇAKALIN

  • 22. tatlı cadı  |  11 March 2006 tarihinde yazıldı. 12:02 pm

    sayın corto sıze yazmıs oldugum yazıyı yanlıs yere kayıt etmısım
    lutfen okuyun ana sayfa da acık davet kısmında bakalım cevabınız ne olacak……………………………………………………

  • 23. Yönetmen  |  11 March 2006 tarihinde yazıldı. 4:31 pm

    Bir rica:
    Moderasyon olmadan herkesin istedigi yorumu yapabildigi bir ortam burasi. Zaman zaman edepsizlik yapanlar da oluyor ve zaman zaman yapilan edepsizce yorumlari silmek zorunda kaliyoruz. Lutfen tartisirken uslubumuza dikkat edelim, uygar insanlar oldugumuzu kanitlamamiz gerek. Tartisilacak konuyla ilgili konusmayi birakip birbimizle ugrasirsak bu sayfalar amacindan uzaklasmis olur. Tesekkurler.

  • 24. hatice öztonga  |  12 March 2006 tarihinde yazıldı. 9:57 pm

    hatımda seyrettiğim ve her seferinde hıçkıra hıçkıra ağladığım tek film.kim ne derse desin kardeşim sen yolunda böyle yürümeye devam et. yolun açık olsun.Ben 37 yaşında bir çocuk annesim kızım 10yaşında 2 kez filme gittik kızımıgörmeliydiniz şimdi haftada 1 kez bazı yaşanmışları unutmamak için filmi seyrediyoruz.bende kendimce birşeyler karalıyorum kimbilir dünya küçük bir gün hayatın bir diliminde karşılaimak dileğiyle sonsuz sevgiler

  • 25. corto  |  16 March 2006 tarihinde yazıldı. 7:27 am

    sayın izleyici …
    kısa ve net bir şekilde anlatayım derdimi.
    kimseyi dinlemeyen bir mutant olsam size yazdığım bu kadar kelimeyi kalın bağırsağımdan uyduruyor olurdum. yazdığım hiç bir kelime için pişman değilim çünkü sizin de anladığınız üzere ben kötü biriyim. kalp kıranım. fakat inat ettiğim tek nokta belki de sizin asla kendi hissetiğiniz ve bildiğinizi sandığınız konuya başka bir yönden bakmak istememe tavrınız. neden bir kez olsun acaba ben hatalı idrak ediyor olabilir miyim sorusunu kendinize sormuyorsunuz?. zaten sistem sizin asmalı konağa baktığınız taraftan işliyor ama herkes mutsuz… sabah işe giden insanlar mutsuz..trafikte araba kullanan insanlar birbirlerinden nefret ediyor. futbol seyreden taraftarlar birbirlerini dövüyor. insanlar durmadan töre cinayetleri işliyor… siyasetçiler insanların gözlerine baka baka yalan söylüyor.. iki kelimeyi yan yana getieremeyen insanlar sanatçı diye burnumuza sokuluyor… siz bu dünyada onca aktör varken türkücü bozuntusu bir hödüğü kıskanıyorsunuz diye bana sitem ederseniz, hem de hiç böyle bir durum yokken…ben sizi kırar mıyım? kırarım. reşit ve aklı bali bir insansınız önce siz elinizden çıkan kelimelerin ne anlama geldiğini bilmelisiniz. benim kötü dünyamda kelimeler uzaya bırakılır. seviye irtifasız bir düzlemdir. adalet sizin kelimelerinizden türer.. bakamayacağınız kelimeyi beslemeyiniz.. sonra bir gün beni bu dünyaya niye getirdiniz diye sizden hesap sorar o kelimeler.. o, bugün benimdir. yarın bir başkası…
    aksini bir düşünsenize. ben sizi nereden tanırım. ne diye bir başkasının bana serzenişlerinden hoşlanayım…
    iflah olmaz bir mazoşist miyim ben?
    hayır. bu teenage çağlar çoktan geri de kaldı. popüler kültürü olduğu gibi yok saymıyorum ben, ama bir kez olsun fark ediniz avuç açtığımız medeniyetler her alanda kendi sanat anlayışlarının iç dinamiklerinden bu durumu yükseltiyorlar. biz leblebici hor hor’u çekerken onlar çoktan modern times’ı chaplin’le halletmişlerdi bile.
    yüz sene evvel çekilmiş bir dallas’ı siz benimle sanat olayı diye tartışırsanız ben sizi daha çok kırarım. ben, kezzap arkadaşımın dediği gibi egosu şişkin, iktidar kurma manyağı bir tipolojiye sahip olabilirim. bu ifade etmeye çalıştığım verileri yok saymaz ki; bu durumda insan; yumurtayı çıktığı yerden dolayı lanetleyen bir anlayışın kurbanı olabilir.
    yani anlayacağınız çocukluğu mutsuz geçmiş, yapacakları hep yarım kalmış bir looser değilim ben, inanın dünya üzerime bir don bir gömlekleyken yıkılsa bile umurumda değil. mezarlıklar benim gibi aptallarla dolu. ben kendi fani varoluşumu sizin gerçekten ama gerçekten somut verilerden uzak anlayışınıza terketseydim şüphesiz bu dünyanın standartlarına göre daha iyi yaşardım ama gel gelelim ki; bu hayattaki en büyük suç güvenli bir hayat adına olmak istediğimiz kendimizi satmaktır. şunu biliniz ki, bireyler her zaman haklı, toplumlar her zaman haksızdır. toplumu oluşturan bizler olduğumuza göre totalde yaşadıklarımızın karşılığı bu ise sessizce her şeyi kabul etmeliyiz. ben etmiyorum sevgili kardeşim.
    çünkü ben bu sevimsiz topluluğun bir parçası değilim ve olmak istemiyorum. çamur dolu bir çukurun içinde ölebilirim dert değil hatta bu korkulacak bir şey değil. ben sana içimden geçenleri olduğu gibi yazmasaydım, ben olmazdım dert bu….
    kendim olmayan bir başkasını.. yani ben olmayan beni oluşturan başkalarının yarattığı beni yaşamak, ne büyük bir aşağılanmadır bir düşünsene. burada ki tüm katılımcılardan sille tokat dayak yiyeceğimi bilsemde aynı şeyleri yazardım.
    belki bu kadar çok yan yana gelmeye çalışan kelimeler, bir insana duyulan saygının ve seviyenin ta kendisidir.
    kelimeleriniz ne güzel başlamış oysa…sayın corto… incelik gösterip mail adresinizi yazmışsınız vs.. vs..
    arthur rimbaud’un ne güzel bir şiiri var bu konuda..
    “incelik göstereyim derken, gençlik gitti elden”

    sayın tatlı cadı.
    yazdıklarınız aynen şöyle…

    “slm corta…
    yorumlarını okudumda sen bu dünyayı kurtakmak için mi varsın? hayat teknikten ibaret değildir.ben filminsadece bana werdiği msj ile ilgilenirim.tekniğini filmi hazırlayanlar düşünsün parayı kazananlar onlar değil mi?bu arada jinekologlara olan takıntın ilgimi çekti.ayrıca sunuda belirtmeliyim ki bütün jinekologlar erkek değildir.seymen hakkında yaptıgın yorumlar yersiz bence.diclenin hiç mi sucu yok.istiyorsan jinekologlara sor.alkol insanı yoldan cıkartır suc alkollü olmayan ve seymenin bu durumundan faydalanan diclenin.cagan ırmak tek kelimeyle günümüz aile yapısını tüm cıplaklığıyla gözler önüne seriyor.kıskananlar catlasın.cagan ırmak filmlerini vasat buldugunu belirtmişsin,ben susuyorum siyad ve altı ödül desem neden sustuğumu anlarsın.yorumlarının hepsi demogoji lütfen ya göründüğün gibi ol yada olduğun gibi görünmeye calış.”

    size ne söylenebilir ki;
    ‘dünyayı kurtarmak içinmi varsın?
    -öyle olsaydı çetin inanç’ın asistanlığına soyunurdum..
    “hayat teknikten ibaret değildir”
    -asla sadece teknik değildir lakin tekniksiz asmalı konağı fotoroman olarak bile göremezdin.
    ‘ben filmin sadece bana verdiği mesajlarla ilgilenirim. tekniği filmi hazırlayanlar düşünsün. parayı kazananlar onlar değil mi?
    - sinema sadece mesaj ve para kazanma olayı değildir. yedinci sanat olarak anılmaya başlayan disiplinler bileşimidir. size didaktik bacı diyebilir miyim?
    ‘ jinekologlara olan takıntın ilgimi çekti, ayrıca tüm jinekologlar erkek değildir’
    - ‘takınt’ı, geniş anlamıyla ’saplant’ı, yani ‘obsession’ bir ifadenin durmadan yinelenen nedensiz gibi görünen tutku halidir. tek cümle olarak geçen bir ifadenin takıntı olduğuna sizden başka hükmeden bulunur mu? bir körle bir gören uçurumdan düşerse kim körü suçlar?
    “seymen hakkında yaptıgın yorumlar yersiz bence.diclenin hiç mi sucu yok.istiyorsan jinekologlara sor.alkol insanı yoldan cıkartır suc alkollü olmayan ve seymenin bu durumundan faydalanan diclenin.”
    -siz gerçek hayat ta ağasını sarhoşken yatağa atma cesaretini gösterip üstüne üstlük bir de ondan çocuk peydahlama cüretini gösteren kaç dicle haberi, öyküsü, rivayeti, masalı duydunuz?
    yaşar kemal’den, bekir yıldız’a anadoluyu karış karış yazanlara bir göz atınız. ben bu durumu jinekologlara sormak yerine bu ülkenin hikayelerini yazanlara sormak istiyorum çünkü bu konulara dikkatini odaklamış bildiğim bir jinekolog yazar yok ya da böyle ilgileri varsa bile alkol onları yoldan çıkarmıştır sanıyorum.

    “cagan ırmak tek kelimeyle günümüz aile yapısını tüm cıplaklığıyla gözler önüne seriyor.kıskananlar catlasın.”
    - ben istanbul’da yaşıyorum ve pek çok ilimizi gezdim. günümüz aile yapısı tüm çıplaklığıyla asmalı konaksa, ya ben körüm ya siz körsünüz. ayrıca bir sinema eleştirisine cevabınız kıskananlar çatlasınsa, benim yazdığım kızım sana söylüyorum gelinim sen anladır.

    “cagan ırmak filmlerini vasat buldugunu belirtmişsin,ben susuyorum siyad ve altı ödül desem neden sustuğumu anlarsın.”
    -sana siyad’ın hatırı sayılır yazarlarından sevin okyay’ın 14-mart-2006 tarihli yazısını aynen iletiyorum.

    SİNEMADA KENDİ DİLİNİ YARATANLAR
    Sevin Okyay

    14/03/2006

    Türk sineması birkaç yıldır bir değişim içinde. Bireysel gayretlerle gerçekleştirilen bir değişim, birkaç yönetmenin omuzları üstünde yükselen başarılar söz konusu. 1996′da ‘Tabutta Röveşata’nın Altın Portakal almasıyla başladığını söylemek herhalde yanlış olmaz.
    Geçen yıl Ulaş İnaç’ın ‘Türev’inin aynı ödülü almasıyla, benzer bir sürpriz doğmuştu. Yani, hiç tanınmayan, genç bir yönetmenin, dar bir bütçeyle gerçekleştirdiği filmiyle, bu büyük ödülü alması…
    Yukarıdaki kişisel başarılara adını yazanları düşününce akla ilk nefeste Kutluğ Ataman, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu ve Derviş Zaim geliyor. Ataman, film çekmeye Amerika’da başladı sayılır. Sonra o buraya geldi ama Fatih Akın ve Ferzan Özpetek, uzun metraja başladıkları yerlerde, Almanya ve İtalya’da kaldılar. Yedi yönetmen, hepsi de yeteneklerini yalnızca Türkiye’de değil başka ülkelerde, uluslararası alanda kanıtlamış yönetmenler. Yetişimleri farklı, tarzları farklı, sinemaya bakışları da farklı. Ama ortak bir noktaları var: hepsi genç yaşta kendi sinema dilini yaratmış.
    Onlarla birlikte sinemada yeni bir rüzgâr esti. Yedisinin de her yeni filmini ben şahsen merakla beklerim. Sinemalarının doğuşuna birinci elden tanık olma şansına sahiptik çünkü. Gelişmelerini de görmek isteriz. Tavırları değişti mi? Olgunlaştılar mı? (Olgunlaşmak ne demek ve hayırlı bir şey midir?) Hangi yolda, nasıl ilerliyorlar? Sinemalarının üstüne titriyor, gözümüz gibi bakıyoruz. Ama belki onları yeterince izleyemeyen, ‘Keşke izlemiş olsaydım’ diyenler vardır. Mutlaka vardır, çünkü hiçbirinin ‘popüler’ olduğu ya da popülerlik uğruna taviz verdiği söylenemez.
    Öyleyse eğer, size bir müjdemiz var. Bu akşam TRT-2′de bir belgesel başlıyor: adı da ‘Film Başlıyor!’ olan bir belgesel. Onları, onların sinemalarını anlatan bir belgesel… Her biriyle teker teker görüşülmüş, filmlerinden bölümler konmuş. Hepsinin çalışma yöntemi, film oluşturma süreçleri ve sinemaya bakışları araştırılmış.
    Fatih Akın’ın çekimleri, yönetmenin son filmi ‘İstanbul Hatırası’nın miksajı sırasında Hamburg’da yapılmış. Ferzan Özpetek’in çekimleri ise Roma’da ‘Kutsal Yürek’ adlı son filminin setinde ve evinde. Kutluğ Ataman’ın ‘İki Genç Kız’ adlı son filmi sırasında yapılan çekimlerin yanı sıra, yönetmenin çocukluğunun geçtiği İkiz Yalı ve bugün yaşadığı ev, çekim mekânı olarak kullanılmış. Derviş Zaim’e ait bölümün mekânları ise, kendi evi ve ‘Tabutta Röveşata’nın çekildiği Rumelihisarı’ndaki bir kafe. Zeki Demirkubuz, çekimlere bir sinema salonunda katılmış. Yeşim Ustaoğlu ve Nuri Bilge Ceylan belgeselin ekibini evlerine buyur etmiş.
    Yapım ve yönetim, Ankara Televizyonu Belgesel Programlar Müdürlüğü Prodüktörlerinden Fehmi Serdar Eralp’e ait. Kameramanlar Erol Yazıcı, Serdar Gürcan, Cengiz Şenel ve Haldun Özkanlı. Kurgu Sibel Tekin. Belgeselin araştırmasını, Özlem Yayla yaptı. Danışmanı ise, sevgili dostumuz, ödül töreni yorum eşimiz, SİYAD Başkanı, film eleştirmeni Mehmet Açar.
    ‘Film Başlıyor!’ bu akşam 22:30′da TRT-2′de başlıyor. Kaçırmayın, diyoruz. Son dönemin yedi iyi yönetmeninin filmlerini, dünyalarını tanımak, esrarlarına vakıf olmak için bulunmaz bir fırsat.

    Son olarak da son cümleni ele alalım.

    “yorumlarının hepsi demogoji lütfen ya göründüğün gibi ol yada olduğun gibi görünmeye calış.”
    bu paragraftan ilk paragrafınıza kadar sinema hakkında yazdığınız küçücük bir bilgi kırıntısı var mı?
    yazdıklarımın demogoji olması ile eleştiri olmasındaki farkı niçin anlatmaya çalışmak yerine sallama cümleler kuruyorsunuz.
    sinema ve sinema eleştirisi hakkında azıcık bilginiz olsaydı benim babam ve oğlum filmine istinaden olumlu ve olumsuz fikirleri yansıttığımı görmüş olurdunuz ama buna rağmen tuhaf bir meydan okuma içine girmişsiniz. hele komik olan son cümleniz ‘ göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün’ nedir allahesen?
    siz okuduğunuz da anlam verebiliyor musunuz?
    bilginin hikmeti, insanın sikletinden her zaman ağırdır.
    sikletinizin tutmadığı ringlerde dayak yemek spor olmaktan çıkar.
    ben sizi kırmamak için bir kaç cümle yazma ihtiyacı gösterdim. bu aralar vaktim çok lakin şu kıymetli zamanları yararlı işlere harcayalım derim.

    çok değerli yönetmen arkadaşımın edep konusunda biraz daha aydınlatıcı olmasını isterdim. ben de dahil olmak üzere hepimizden daha yetkin olan aynı zamanda moderator konumundaki sevgili dostumuzun ucu sürekli sinemaya dokunan bu tartışmalardan rahatsız olmadığını ummaktan başka dileğim yok. ‘ay film çok güzeldi çok korktuk- hayır biz çok güldük’ gibi tartışmalar bu sayfanın yaratıcılığına ne kadar faydalıdır? bu da benim sıkıntı duyduğum bir konu..bence ne bu fikirler ne diğerleri sakıncalı değil ne olduğumuzu hep birlikte görüyoruz. açıkça söylemem gerekirse birileri bana yazdıklarımdan dolayı sövse bile gocunmam, madem fikirlerimi paylaşacak medeni cesareti gösteriyorum severler de, söverler de…
    sadece sinema tartışırken bu tür şeyler duymak sinemanın dışında bir şeyler konuşmak oluyor. bunun için önlem olarak mail adresimide verdim. bu sayfaya emeği geçen insanları mağdur etmemek için.
    hatice hanımın samimi duygularına katılıyorum. seyrettiği şey onu mutlu ediyorsa isterse televizyonu kıbleye koyup gece gündüz seyretsin çünkü o sinema tartışmıyor. duygularını anlatıyor.
    ben ısrarla diretiyorum. kişisel beğenileri ifade eden buluşmalar ayrı şeydir sinema sanatı ve özellikle türk sineması hakkında fikirler tartışmak ayrı şeydir. birileri de sabah akşam muhsin bey ya da züğürt ağa seyrediyorum derse şu yazdıklarımızda ne değişir ki?
    biz burada sinema filmi çekmek isteyen “Chiaroscuro; Sinemada Işık” gibi konuları işleyen bir net ortamındayız. ben farkında olduğumu sanıyorum. belki de bunlara yazarak emin olmaya çalışıyorum. amaçlarımız anlaşılsın diye.

  • 26. KEzzAP  |  16 March 2006 tarihinde yazıldı. 4:31 pm

    Selamlar,

    İzleyici ve Corto’nun tartışmalarına ismim geçtiği için ve ismim geçtiği oranda katılmak istiyorum.

    İsmim “iktidar” konusunda geçmiş, bir önceki corto-kezzap tartışmasının ışığında.

    İzleyici ve Corto’nun tartışmasının temelinde, ki bana kalırsa sanat, felsefe, politika, psikoloj gibi hayatın içinde olan her mevzuda aslolarak tartışılması gereken çerçeve “iktidar” çerçevesidir…

    Şimdi burada hemen bir nefes alarak, iktidardan kastımın sadece “kişisel” bir amacı olmadığını belirterek başlamak istiyorum. Tıpkı birey-toplum ilişkisi ve çelişkisinde olduğu gibi, bireyin ve toplumun iktidarı da birbiriyle iç içe geçmiş durumdadır. “iktidar olmak” tan kastım bu nedenle kişiselliğin yanında ve içinde toplumsal olarak algılanmalıdır, ki corto-kezzap tartışmasında temel alınması gereken nokta toplumsal iktidar olmalıdır. Corto- Kezzap tartışmasını tekrar okudum ve tartışmadaki “toplumsal iktidara” yönelttiğim eleştiri açık gözükmekte. Fakat toplumsal ve kişisel arasındaki ilişki ve çelişkiden kaynaklı yaptığım yorumlar, kişisellik de barındırıyordu, ki bu benim sorunum değil makro düzeyde “felsefe”nin sorunudur. O nedenle corto’ya yöneltiğim “iktidar olma isteği” yorumum, kişiselliğin yanında toplumsal algılanmalıdır.

    Durum böyle olunca izleyici-corto tartışmasını da yine “iktidara” göre değerlendireceğim. Bu tartışmadaki temel sorunun anlaşılabilmesi için sayın yönetmenin corto-kezzap tartışması için yazdığı yorum önemlidir. O, sinemada biçim ve özün iktidar alanına yönelik iyi bir yazıdır. Ben ikisinin de iktidarına karşı olduğumu, yani aralardındaki ilişkinin bir iktidar ilişkisi olması gerektiğini, fakat bu ilişkinin hiçbir zaman bir iktidar mücadelesine dönüşmemesi gerektiğini düşünüyorum. (Yani anarşist değilim. İktidar her zaman vardır! Mücadelesi ise başka bir şeydir.) Yani aynı yazıyı referans göstererek elma çok önemlidir ve aslolan elma olabilmektir diyorum. (Elma hoş bir tat verdiği için iktidardır, fakat biz de elmayı yediğimiz için iktidarızdır)

    Tartışmayı bu boyutta algılarsak ben yine üzülmeden söylüyorum ki karşımda yine iki iktidar olma isteğinde olan insan görüyorum (toplumsal ve de kişisel !!!) Ama dikkat! Benim bunu buraya yazmış olmam beni de iktidar durumuna getirmiş olabilir! Ama bu benim sorgulamamdır!

    Daha açık olmak gerekirse sayın yönetmenin affına sığınarak onun corto-kezzap tartışmasında yazdığı yorum yazısından bir kısmı buraya ekleyerek söylemek istediklerimi bitirmek istiyorum.

    “Sinema yaratıcıları” önce ne yapmak istediklerine karar verecekler. Sonra karşılarındaki izleyici adı verilen şeyin “insan” olduğunu unutmayacaklar. İnsan dediğimiz şeyin kafasında bin tane tilki döner. Canı sıkılır. Aşıktır, geçim derdi vardır, kaçış aramaktadır. İçerdiği vitaminleri mis gibi kokusuyla, tadıyla, görüntüsüyle veren elma gibi uygun oranlarda karıştırıp veremediği zaman, sinema ya elitist olur ya da popülist.

    Sanırım kelamım açık!…

    Sevgi ve saygı!

  • 27. tatlı cadı  |  20 March 2006 tarihinde yazıldı. 12:49 am

    sn.yönetmenim lütfen dilime acı biber sürmeyin sn.cortoya kişisel iletilerimi aktarmak zaruretinde hissettim kendimi.sn.corto iletilerinizde sürekli toplumda ki çarpık ilişkilerden düzenin kötü işleyişinden serzenişte bulunuyorsunuz.toplumda farkında oldugunuz carpıklılkları düzeltme adına ses war görüntü yok sizde. o kıymetli waktinizi yapmıs oldugunuz kısa yaniii en az (100 cümle) den olusan iletiler yerine sitenin amacına uygun sinema we film yorumlarına ayırmıs olsaydınız biz teenageler siz degerli büyüklerimizi örnek alarak sitenin amacı dısına cıkmaz yönetmenimizden azar işitmezdik :):):):)

  • 28. corto  |  26 March 2006 tarihinde yazıldı. 4:55 am

    sayın kezzap
    sanırım bu son yazım olacak çünkü dönüp dolaşıp iktidar meselesine gelmenizi anlamakta güçlük çekiyorum.
    aşağıda sizin bu siteye yazmış olduğunuz ilk yazının girişini olduğu gibi aktarıyorum

    67. KEzzAP | 08 Ağustos 2005 tarihinde yazıldı. 2:51 am

    ” şimdi öncelikle şunu belirteyim diğer yapılan yorumlara sadece göz gezdirebildim.yani daha önceden değinilmiş bir konuya değinirsem hatamı mazur görün.

    anladığım kadarıyla bu üç karakter arasında yaratılmak istenen bir çatışma var- ki sağlam bir hikaye için bu şarttır- Bu çatışma için kullanılacak metaforların başında hipnoz geliyor.Bence harika bir seçim. Benim aklımda ilk canlanan şey bu üç karakter arasında yaşanılacak bir “iktidar savaşı”. Bunu da en güzel vermenin yolu “kimin kimi hipnoz ettiğinin belli olmaması” yani “kimin kimi yönelndirdiğinin belli olmaması” yani “kimin kime sahip olmadığının belli olmaması” ve “kimin kimin MAHKUM’u olduğunun belli olmaması” ndan geçer”

    ilk yorumunuzda iktidar meselesiyle ilgili birikimlerinizi paylaşmaya çalışmışsınız. bu konuya özel bir ilgi duyduğunuz açık.
    ben size iktidar meselesiyle ilgili düşüncemi tek cümle ile açıklayıp bu manasız diyalogu bitirmek istiyorum.

    “kırk derviş bir posta sığarmış. iki hükümdara bir dünya yetmezmiş.”

    sayın tatlı cadı

    sizin yazılarınızın beni tebessümün eşiğine getirmesini çok başarılı buluyorum.
    bir internet sayfasında sesle beraber görüntüde bekliyor olmanız çok cesur biri olduğunuzu açık ediyor. sanırım siz “kızıl tugay”lardansınız.
    tüm forumları ısrarla gezdim ama sinema hakkındaki değerli yorumlarınıza rastlayamadım. herhalde daha sonra engin birikimlerinizi sitedeki dostlarınızla paylaşacaksınız.
    kişilerin içinden insan eleme başarınız ilerisi için umut verici görünüyor. benim adıma olmasa da, en azından mizah dünyası adına.
    başarılı yorumlarınızın devamını dilemekten başka ne denilebilir ki?

  • 29. tatlı cadı  |  26 March 2006 tarihinde yazıldı. 4:18 pm

    sayın corto
    sizin kadar toplum meseleleriyle içi kararmış bir zat-ı muhteremi gülümsetebilmek bence de büyük başarı mizah dünyasında başarılı olacağımdan kuşkunuz olmasın ben zaten amatör tiyatro oyuncusuyum.bu nedenle de sinemanın tekniği ile değil verdiği mesaj ile ilgileniyorum.bu durum amatör tiyatro oyuncusu olmamla alakalı sanırım.sinema konusunda siz büyüğüm engin düşünüreşsiz yorumların sahibi beni güldüremeyen ama düşündüren şahsınızdan bu konuda yardımlarınızı bekliyorum.bu arada ses var görüntü yok sadece bir deyimdir türkçe öyle bir dil ki herkes istediği yere çekiyor ama çok istiyorsanız bu deyime istinaden bu toplum savaşçısının kendi adıma görmek isterim.
    gorkem-snmz@hotmail.com belki dış görünüşüm sizde daha büyük bir tebessüme neden olur.
    saygılarımla :)

  • 30. KEzzAP  |  27 March 2006 tarihinde yazıldı. 11:35 pm

    [i]“kırk derviş bir posta sığarmış. iki hükümdara bir dünya yetmezmiş.”[/i]

    Aynen öyledir…
    Çok doğru bir söz…

  • 31. KEzzAP  |  27 March 2006 tarihinde yazıldı. 11:49 pm

    “kırk derviş bir posta sığarmış. iki hükümdara bir dünya yetmezmiş.”

    Aynen öyledir…
    Çok doğru bir söz…

    Ben de iktidar kelimesinin bu kadar yanlış anlaşılmasını anlayamıyorum sayın corto…
    En nihayetinde hayatta her şeyin açıklaması iktidar üzerinden yapılabilir. (bkz. Michel Focoult: “Her şey politiktir”)
    Hayat bir iktidar ilişkisidir.
    Ben bu yazıyı yazarken iktidar olmak istemediğimi nasıl kanıtlayabilirim mesela…
    Kanıtlamaya çalışırsam bu da bir iktidar olma mücadelesi olmaz mı? Bu da, bu da, bu da…

    Bakınız size iktidar atıfını yaparken kendim için ne demişim:
    Benim bunu buraya yazmış olmam beni de iktidar durumuna getirmiş olabilir! Ama bu benim sorgulamamdır!

    İktidar lafı tartışılasıdır. Özellikle sanatta…
    Sanat kitle ve öznenin iktidar alanıdır!!!
    Ve iktidar üzerine yaptığım hiçbir açılım da sinema dışında bir konu değildir dolayısıyla, ki konuyu epistemolojik ve ontolojik tartışıyoruz sanıyorum… En azından benim amacım bu!

    Eğer tepkisellikten uzakta yaklaşırsak dialog mana kazanacaktır.
    Tabi siz dialoga “manasız” deyip tanımlayıcı bir iktidar olursanız, o ayrı!

  • 32. corto  |  10 April 2006 tarihinde yazıldı. 4:05 am

    ütopyalar teselli verir: asla gerçek yerlerde geçmemelerine rağmen, yine de bazı şeyleri gözler önüne serme olanağına sahip oldukları fantastik, sorunsuz bir bölge vardır; devasa caddeleri, enfes bitkilerle dolu bahçeleriyle şehirleri, oraya giden yol hayali bile olsa kolay bir hayatın yaşandığı kırları anlatırlar. heterotopyalar ise rahatsız edicidir, belki de buna bir isim vermeyi imkansızlaştırdıkları ve yaygın isimleri kördüğüm haline getirdikleri veya paramparça ettikleri için; daha baştan söz dizimini -yalnızca cümle kurarken kullandığımız söz dizimini değil, aynı zamanda, kelimelerin ve şeylerin (birbirlerine yakın ve aynı zamanda da karşıt) “bir arada durmalarını” sağlayan daha az belirgin bir söz dizimini de- yok ettikleri için. bu nedenle ütopyalar fabl ve söylemlerin oluşmasına imkan sağlar: dilin en belirgin özelliklerine uygun biçimde akarlar ve temel fabula’nın bir parçasıdırlar; heterotopyalar ise… konuşmayı kururturlar, sözcükleri yollarında durdururlar, dil bilgisinin tüm olanaklarına daha kaynağında karşı çıkarlar; mitlerimizi yıkar ve cümlerimizin şiirselliğini zararlı etkilerden korurlar

  • 33. mert  |  14 April 2006 tarihinde yazıldı. 12:22 pm

    geçmişin bu şekilde gösterilmesi ki tamamen güzel ve dogru şekilde anlatılmıs bazı kişileri neden rahatsız etti ?

  • 34. ferhat MİROGLU  |  30 April 2006 tarihinde yazıldı. 10:22 am

    BU FİLM BENCE FAZLA DUYGUSALDI. BEN BU FİLMİ BEYENMEDİM COK SIKICI DRAm SAHNELERİNDEN NEfRET eDRİM.
    FERHAT_MİROGLU

  • 35. orhan  |  06 May 2006 tarihinde yazıldı. 9:49 am

    cok güzel

  • 36. Aslıhan Yoran  |  28 May 2006 tarihinde yazıldı. 8:34 pm

    Aman tanrım!Çok güzel demekten başka hiç bir şey duymuyorum…Bunu filmin oyuncularına, yazanına ve yönetmenine teşekkürlerimi sunarım…Saygılar…Her şey gerçek hayattan alıntı olmuş ve bu yüzden güzel birfilm olmuş…Başka diyecek söz yok…Daha neler söylerdim ama…Aynı şeyleri söylerdim…Sizin anlayacağınız 1000′lerce kez teşekkrüler….

  • 37. ayyüce özyıldız  |  06 June 2006 tarihinde yazıldı. 4:13 pm

    süper bu fil ya bayıldım yani çok duygulandım hatta babasını kameraya alırken çok fena oldum:(:(:(

  • 38. takdireşayan  |  04 July 2006 tarihinde yazıldı. 10:45 am

    İşin doğrusu bu yazıya bir anlam vermeye çalışıyorum okumaya başladığım andan itibaren .Babam ve Oğlumu defalarca izledim.Samimiyeti bu kadar doğal verebilen ,o yazıda kastedildiği gibi demogoji yapmadan insani duygulara dokunan ve bunu filmin konusuyla değil oyuncularının başarısıyla sağlayabilen çok güzel bir film bence Babam ve Oğlum .ve açıkçası yorum yazmaya neden ihtiyaç duydum biliyormusunuz ,insanların sırf başkalrından başka bişeyler söylemek hevesi ile böylesine güzel bi çalışmayı eleştirmeye çalışmalarına tepkidir bu yazım.Öncelikle insan ız ve ve ben insanım duygularım var diyen bir kişinin bu filmden etkilenmeden çıkabileceğine inanmıyorum.Roller bukdara iyi mi oturur insanların üzerine …yüzlerce film izlemiş biri olarak söylüyorumki bu çok nadir dir.Ve Çetin Tekindor kadar bu rolü bu kadar iyi oynayabilecek bir kişi daha tanımıyorum açıkçası.eğer bir oyuncu ekrandan insanların kalplerine dokunabiliyorsa ki bu filmde özellikle Çetin tekindor bunu çok güzel yapıyor.Hiç kimsenin söyleyebileceği bişey yoktur. Sevgilerimle….

  • 39. Salahi Bozkurt  |  12 July 2006 tarihinde yazıldı. 5:40 pm

    Tum yorumlari buyuk bir sabir ile okudum ve ozetini birkac minik
    cumle ile yapmak isterim.

    Sonucta bu bir film , politik , siyasal veyahut devrimsel mesajlar
    arayan arkadaslara kutuphane yolunu gostermek isterim zira
    bu tip bir filmin daha iyi yapilabilecegine inanmiyorum keza bu film
    hakkinda elestiri yapan insanlarin yaptiklari elestiriler mantikla
    uyusmuyor.

    Cagan IRMAK son iki filmi ile bildigim bir Yonetmen , Fikret Baba
    ise hep ismini duydugum ve cocukken Hande Atazinin bekareti
    ni bozan adam diye dergilerde okuyup ismen cehpe aldigim bir
    zatti MUSTAFA HAKKINDA HERSEY ve Donersen ISLIK CAL
    filmlerini izleyene dek.

    Ben sukadarani diyebilirimki , Turkiyede elini opecegim ve
    abiyi brak BABA diyebilecegim adamlar sayiliyken , filmleri ile
    beni tepe taklak eden bu Kahramana saygimin derinliklerinden
    ancak ona yakisana dek gizleyecegim bir selam gonderip
    tebrik edebilirim. Kimsenin bu insanlara laf etmeye hakki yok

    EGE insani oyle olmaz diyen arkadasa , Trafik kazasinda vefat
    eden izmirli arkadasimin annesi de ardindan intihar etti kac kaz,
    yada kocasi oldukten sonra dunyaya kusen Aydinli nineyide
    unutmus degilim ve sen genelleme yapma gibi sacma bir kavram
    ile bu oyuncularmiza laf ediyorsun ve Duygu somurusu diyorsun.
    Peki sen bu ulke icin ne yaptin ? Yorumdan baska.

    Uretmek degil tuketmekse vazifemiz arkadaslar, susalim ve uretenlere destek olalim. Bu adamlar gayet iyi ve her filmde karsimiza farkli bir karakterle gelen Fikret Kuskan daha neyapsin ?
    Adam agzindan KUS degil Feristah cikarsa, hazimsiz kendini sanat elestirmeniz zanneden ve isleri gucleri ureten insanlarin emekleri uzerine laf getirerek kendini birseymis gibi gosteren gereksiz adamlara yaranamaz bu bir gercek ve bizde kimin dogru ve yanlis oldugunu gorebilecek kapasitede oldugumuz icin bu tip konusan arkadaslara ancak onlarin anlayacagi bicimde DE GET cekebiliriz.

    Fikret BABA ve Cagan Bey e basarilar diler cizgilerini yitirmeden, Turkiyeye OSKAR denen Emperyalist heykelcigi getirene kadar
    olanca caba ile calismalarini temenni ediyorum.

    iyiki varsiniz USTALAR.

  • 40. CASFERA NESL  |  14 July 2006 tarihinde yazıldı. 12:05 am

    GERÇEKTEN HARİKAAAAAAAAAAAAAAAAA Bİ FİM OLMUŞ TEBRİK EDERİM ÇAĞAN IRMAK

  • 41. yağmur incecik  |  15 July 2006 tarihinde yazıldı. 12:32 pm

    çokçokçok güzel bir filmdi hayatım da izlediğim en güzel filimdi.ağlaya ağlaya gözlerimin altı şişti ama göz yaşlarım böyle bir filme değerdi. herkese izlemesi için tavsiye ederim.

  • 42. nursel  |  20 July 2006 tarihinde yazıldı. 5:59 pm

    Ajitasyon ile duygusallık arasındaki çizgi çok ince. Çağan Irmak seyirciyi hangi noktalardan yakalayabileceğine dair gerekli donanımını yapmış olduğu TV dizilerinden edindiği tecrübe ile de pekiştirdi. Bu noktada filmin seyirciye belli bir duygusallığı aktarmak için “öyleymiş gibi yapmak” eylemine yönelip yönelmediği konusunda kuşkulu davranmak gerekir. Bunu da sadece ağırlıklı olarak seyircinin ağladığı sahnelere bakarak çözümleyemeyiz. Çağan Irmak’ın öyküsü ne derecede samimidir? “Babam ve Oğlum” popüler sinemanın seyirci çeken başarılı örneklerinden biri. 12 Eylül’ü kendisine “dert” edinmiş olması filmin popüler sinemanın dışında değerlendirilmesini gerektirmez. Popüler sinema izleyici toplayabilmek için elindeki tüm kozları sonuna kadar kullanır. Bir katilin elindeki bıçakla bir insanı öldürdüğünü görürsek bu görüntüden kolay kolay kurtulamayız. Bir insanın işkence görmesi de biz de aynı etkiyi yaratır. Ama “çirkin” bir olay görmek ile o olaya ilişkin bir muhalif bir tavır geliştirmek her zaman birbirini takip etmez. Yaşadığımız “hızlı hayat” çoğu kez bizi düşünmekten alıkoyar. 12 Eylül hakkında doyurucu bir bilgi sahibi olmayan ve ya 12 Eylül’ü “terörist aktörlerin bastırılması-yokedilmesi” olarak gören kesimin bile “Babam ve Oğlum”u izlerken ağladığına tanık oldum. Dolayısıyla film 12 Eylül’e ilişkin muhalif bir tavır ortaya koymakta yetersiz kalıyor. Sırtını “klişe olana” dayıyor. Kadrosundaki deneyimli oyuncuların da performanslarını “sonuna kadar” kullanmaları görülmeye değer. Özellikle filmin giriş bölümündeki doğum sahnesi ve Çetin Tekindor’un kendini olanlardan sorumlu tutup kollarına iki yana açtığı sahne seyircilerde ciddi bir rahatsızlık yaratıyor. Ama seyirci neden rahatsız oluyor? 12 Eylül’ün yarattığı paramparça hayatlardan mı yoksa tamamen insanın ilkel yönüne hitap eden bir acıma duygusundan mı?

  • 43. hüseyin  |  06 May 2007 tarihinde yazıldı. 11:51 am

    eleştirmen ve yorumcuların çok güzel çok sanatsal bir film dediği filmler bu filmi izleyecek olan sıradan vatandaşlar için her zaman hüzün olmuştur bu filmlerden bişeyde anlamamışlardır.Babam ve oğlum güzel bir filmdi milyonlar izledi ve duygulandı sizlerin karışık ve anlaşılmaz kelimelerle yapmış olduğunuz eleştirilerin çokda bir önemi yok.Bu millet sizin gibi düşünmüyor eline sağlık Çağan Irmak.

  • 44. melsa hiromişo  |  22 September 2007 tarihinde yazıldı. 3:55 pm

    cok güzel ağlayarak izledim diyebilirim

Yorum yazın

Required

Required, hidden

Bazı HTML kodları kullanılabilir:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>

Bu yazıyı izle  |  Yorumlara RSS yöntemiyle abonelik


Takvim

December 2005
M T W T F S S
« Nov   Jan »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Son Eklenenler