Dogma95
04 October 2005
Lars von Trier ve Thomas Vinterberg isimli iki Danimarkalı sinemacının Amerikan sinemasının kalıplaşmış ticari hegemonyasına karşı ortaya attıkları “iffet yemini” hakkında biraz düşünelim ve konuşalım istedik…
Önce bu iffet yeminine bir göz atalım (not: çeviri ekşi sözlük’ten)
1- Çekimler yerinde gerçekleştirilmeli, set dekorları kullanılmamalıdır.
(eğer hikaye için özel eşyalar kullanılması gerekiyorsa, çekimler bu eşyaların olduğu yerlerde yapılmalı)
2- Kaynağı belli olmayan, görüntüden bağımsız müzik kullanılmamalı.
(eğer sahnenin çekildiği yerde gerçekleştirilmiyorsa, müzik kullanılmamalı. örneğin; bir bar sahnesinde çalan bir gruptan gelen müzik kullanılabilir.)
3- Kamera elde olacak şekilde çekim yapılmalı.
(film, kameranın yerleştirildiği yerde çekilmemeli, çekimler, filmin geçtiği yerde yapılmamalı.)
4- Film renkli çekilmeli. Özel ışıklandırma kabul edilemez.
5- Optik çalışmalar ve filtre kullanımı yasaktır.
6- Film sahte olaylar içermemeli.
(cinayetler gerçekleşmemeli, silahlar kullanılmamalı vs.)
7- Zaman veya mekan konusunda seyirci şaşırtılmamalı.
(olaylar şimdi ve burada gerçekleşiyor.)
8- Tür filmleri kabul edilemez.
9- Film 35mm. formatında çekilmeli.
10- Yönetmenin adı jenerikte geçmemeli.
Ayrıca bir yönetmen olarak kişisel beğenilerimden uzak duracağıma söz veriyorum! Ben artık bir sanatçı değilim. Anın, bütünden daha değerli olduğunu düşündüğüm için, bir sanat eseri yaratmaktan sakınacağıma söz veriyorum. Amacım, karakterlerimin ve mekanların içindeki gerçeği ortaya çıkarmak. Bütün kişisel zevklerim ve estetik kaygılarım pahasına yapmaya çalışacağıma söz veriyorum. Böylece iffet yemini’ni ediyorum.
Kopenhag, 13 mart 1995, pazartesi
dogma95 adına,
Lars von Trier ve Thomas Vinterberg.
Şimdi bu iffet yeminindeki maddelere “neden?” diye soralım. Alacağımız cevaplar kurgusal ama realist bir filmin çerçevesini çizecek. Gerçekçilik konusunda ısrarlı, bir insanın günlük hayattaki deneyimlerinden öteye geçmeyen bir sinema tanımı ortaya çıkacaktır. Brecht’in “yabancılaşma”sı da klasik anlamda dramaya karşı benzeri bir tepkiydi. Klasik dramayla elele giden klasik sinemaya benzeri bir tepkiyi Nouvelle Vag’da da görmüştük. Jean Luc Godard’ın başı çektiği Fransız Yeni Dalga akımı seyirciyi hipnotize etmek yerine bir film izlemekte olduğunu sık sık hatırlatan oyun bozan bir akımdı. Etkileri büyük oldu. Yeni Dalga’nın Avant Garde’ı bugünün görsel sanatlarına önemli katkılar sağladı, yönlendirdi. Temel olarak bütün bu anti-amerikan ve anti-drama akımlarda, sanatçının kendisini Tanrılaştırarak bir öyküyü seyirciye dikte etmesi ve sanatçının çerçevesini çizdiği bir mesajı kitlelere iletmesi eleştiriliyor(du). Trier de Dogme’siyle auteur sinamacılığa savaş açtığını beyan etmiş oluyordu.
Klasik anlamdaki “öykü anlatma” geleneği Hollywood sinemasına büyük paralar kazandırıyor ve “if you can’t beat ‘em join ‘em” diyerek Hollywood’a Hollywood filmleri çekmeye giden Avrupalı ve Uzak Doğulu sinemacılar her geçen gün bu para kazandıran sistemin bir parçası oluyorlar. Ve dünyanın geri kalanında yaşayan çoğunluk adına, tepki duyan sinemacılar da var olmaya devam ediyor.
Kanımızca:
1-) Klasik drama her zaman baskın olacaktır. Çünkü klasik dramada, insanların en derinlerdeki duygularından biri olan “adalet” duygusu yaşam bulur. Adalet duygusu çok güçlü bir duygudur. Seyirci ta Euripides’ten bu yana kurgulanmış dramayı izlerken iyi ve kötüyü değerlendirme konusunda müthiş bir motivasyon içindedir. Bu motivasyon her zaman için oyun-bozan, entelektüel, felsefi akımlardan daha baskın olacaktır. Sahne adı verilen sahte olduğunu bildiğiniz bir evren vardır, siz seyirci olarak o evreni dışardan gözlemleyen bir çeşit süper varlıksınızdır, akıp giden olaylarda hakimiyetiniz yoktur yani olayları kurgulayan sizden başka bir iradenin varlığını ta en baştan beri biliyorsunuzdur. Bir çeşit dini metaforlar yığını gibi bir süreçtir drama seyircisi olmak…
2-)Kanımızca “tepki duymak”, doğru bulmadığın, rahatsız olduğun bir konuda yapılabilecek en basit felsefi durumdur. Karşı olmak… Aykırı… Ayrıksı (pöh). Bu konudaki tartışmalar anarşizme, diyalektik tartışmalarına hatta varoluşçuluğa kadar gider ama özetle ve tabii ki yine “kanımızca”, “yanlış bir şey görüyorsan sen doğrusunu düşün ve yap”. Bir başkasının yaptığı bir şeylerle ilgilenmeden yap. Doğal ol. Elma gibi ol. Örneklendirelim: Mahkum. :)
Eğer insan-evren ilişkilerini tanımlarken bir Danimarkalı gibi değilseniz, ki böylesi bir konunun, evet memleketi vardır, eğer Binbir Gece Masalları’nın yazıldığı değil söylenegeldiği coğrafyaya aitseniz, yani mimesis nedir soyutlama nedir az buçuk biliyorsanız elma gibi olma yolunda çok daha şanslısınız demektir. İstanbul’un doğusunda müzik, neden notalara ihtiyaç duymadan yüzyıllarca var oldu? İstanbul’un batısında ise neden her şey ve her sanat; varlığı -mutlak, statik, kusursuz-laştımaya çalıştı? Bakış açılarındaki fark neydi?
Bu yazı Sinema Hakkında konusuyla ilgili.
5 Yorum Yazıldı. Siz de yorum yazın.
1. lilith | 05 October 2005 tarihinde yazıldı. 12:11 am
Dogma ya deger verdiğinizden olsa gerek tartışmaya açıyorsunuz. Bence dogma sinemada bir devrim. Lars von Trier de sinema da kültler yapmaya devam ediyor. Peki neden eleştirmek istiyorsunuz, yani aşırı kısıtlayıcı bulduğunuzdan mı yada çok tepkisel olduğundan mı ? Ama sizin incelediğiniz iki madde de bence dogmanın size sunduğu şeyler. Adalet duygusu, gerçeklikle ve koşullarla çok ilgili ve dogma bunu sizin ellerinize veriyor. Tepki duymak ise dogmanın çıkış noktası zaten. Zaten sizin özleminizi çektiğiniz bizim kendi doğu hikayeciliğimiz doğu tepkiciliğimiz…(Aslında bir doğu tepkiciliğinden sözedemeyiz, çünkü doğuda tepkiler bile net değildir.) Ama etraftan izole olamayız. Bence batının da kendi tepkiselliğini geliştirmesi bizim ve herkesin işine yarar. Dogma batı yada doğu herkese devrim yarattı. Çünkü hertürlü olanakta film yaratımını mümkün kılıyor en başta. Hatta filmcilikte ilkelliği, sadeliği, gerçekliği yüreklendiriyor. Sanırım Nuri Bilge Ceylan dogma yapıyor, belki onun izinden gitmiyor ama kendi hisleriyle ve olanaklarıyla harikalar yaratıyor. Matematiği önceden hesaplanmış bir şeyi, o matematik bilmeden kendi sezileri ile yapıyor. Daha önce sizin örneğini verdiğiniz Ahmet Uluçay da öyle. Ben hep bir etkileşim olduğuna inanıyorum. Yani gitmesek te görmesek te o bizim köyümüz…
2. Yönetmen | 05 October 2005 tarihinde yazıldı. 10:25 am
Dogma’ya ve Trier’e elbette ki değer veriyorum. Ama asıl amacım benzer sorunlara özgün bakış açılarımızı geliştirebilmek için “yola çıkmak”. Eleştirel tavrın yüzde yüz doğru bir tavır olmadığını düşünüyorum. Çünkü eleştiri mantığının altında yatan gerçek, eleştirilen tarafın varlığını ön plana çıkarmak vurgulamak oluyor bir anlamda.
Elma ile ıspanak her ikisi de yiyecek olmakla beraber “hangisi daha güzeldir” sorusu anlamsızdır. Birisi meyve diğeri ise sebzedir. Doğu ve Batı paradigmalarını da bu ikisine benzetebiliriz diye düşünüyorum. Biri elma diğeri armut değil yani.
Şimdi, burada böyle tartışmalar yapılmasını istiyorum çünkü, daha önce öykü üzerine yaptığımız tartışmalarda da karşılaştık, faydalı oluyor. Hem bilemiyorum internet üzerinde bu türden tartışmalar bizim dilimizde başka yerde yapılıyor mu…
Öte yandan Doğu ya da Batı fetişizmi yapmak gibi bir niyetim de yok. Doğu ile Batı arasında etkileşimler oluyor, olacak, olmalı. Daha dün bir kısa film izledim. Kurmaca. Konulu bir kısa film yani. Yirmi küsur dakikadan oluşan bir kısa film, profesyonel oyuncular rol almışlar, internet üzerinde de yayınlanıyor indirilip izlenebiliyor. Etkileşimin böylesi faydasız. Hatta zararlı. Az sonra somut örneklerle konuyu açacağım. Daha önce de şu aralar oldukça popüler olan bir dizi ve sinema yönetmeni arkadaşımızın bir kısa filmini yine internet sayesinde izleme şansı bulmuştum. Aynı sorunlar o kısa filmde de vardı.
İşte derdimi olabildiğince basite indirgeyerek anlatmaya çalışacağım örnek: Quentin Tarantino ve Guy Ritchie filmleri kendi paradigmaları içinde kullandıkları anlatım teknikleri nedeniyle çok başarılı kabul edilebilirler. Bizler de severek hatta hayranlıkla izliyor olabiliriz. Ama iş sinema yapmaya gelince bu filmlerin zararlı olduğunu bile düşünüyorum. (gerçi izleyiciye faydası da tartışılır o ayrı konu, uyuşturucu-şiddet vs.vs.) Bir Guy Ritchie filmini izleyip “Abi adamlar ne güzel yapıyorlar, biz de yapalım ama Türkiye’de geçsin”le iş bitmiyor. Az önce bahsettiğim kısa filmleri ve yapanların isimlerini yazmayacağım, çok emek vermişler yorumlarımla yok etmek istemiyorum. Ama aslında o filmler ve o mantık bence zaten doğduğu gün ölü doğdular. Yolları açılır ve çok başarılı birer sinemacı olabilirler. Ama gerçekte olan en iyi ihtimalle sadece şu olur: Zincirde yeni bir halka. Diğerlerinden farkı olmayan…
Sinemayı bütün bütün eğlence aracı olarak görmek, istemediğimiz bir şey, yine bütün bütün bir sopa gibi görmek de istemediğimiz bir şey. Devletlerin yaklaşımı genellikle bu ikincisi yönündedir. Resmi ideolojilere destek olduğu oranda var olmalıdır sinema. İnsanları hizaya sokmak için filmler çekilmeli diye ister, devletler. Değneğin bir ucunda Hollywood diğer ucunda “Hitleresk” propaganda filmleri. Bu ikilemi şöyle yorumlayın: bir film çekiyorsunuz. Filminizin içerdiği eğlence ve propaganda oranlarını kontrol edebildiğinizi varsayalım. Oranları nasıl hesaplardınız? “Hiç birine itibar etmezdim” yanlış cevap. Çünkü nihayetinde olaylara, kişilere, mekanlara bir bakış atacaksınız. Bir dünya görüşü seriminden kaçamazsınız. Kaçamazsınız.
Sinemacının önce kendi durduğu yeri çok iyi bilmesi gerek. Aksi taktirde, tıpkı sette kamerayı nereye koyacağını bilemeyen yönetmenin durumuna düşme riski çok büyük. Sinemacının durduğu yer ile kameranın durduğu yer aynı yerdir. Durmak istediğimiz yeri keşfetmeye çalışalım. Hadi.
3. İSMAİL ÖZTÜRK | 07 November 2005 tarihinde yazıldı. 7:14 pm
Dogma’ya ve Trier’e değer vermemek,saygı duymamak elde değil. Tarih boyunca insanlar başkalarıyla iletişim kurabilmek için farklı yollara başvuruyorlar. Dolayısıyla kimiside bunu sinemayla yapıyor.Hayatı,ideolojiyi, herhangi birşeyi kendi bakış açısına göre yorumlayıp yeniden ortaya koyuyor. (hangi anlatı türünü kullanıyorsa kullansın). Dogmacılarda kendi kurallarına ve anlayışlarına göre filmler üretiyor. büyük bir gelişme ile birlikte dünya sinemasını etkileme yolunda en az yeni dalga akımı kadarda başarılılar. benim en çok önemsediğim tarafları doğal gerçekçiliği yakalama çabaları. yapaylıktan kaçmak için çeşitli kurallar koymuşlar. ama kim ne yaparsa yapsın tam anlamıyla, kastedilen o doğal gerçekliğe ulaşamaz. Dünyaya yüzde yüz kendi bakış açısı dışında bakamaz. ne garip bir durum; sanatı katletmek için yine sanatı kullanıyorlar( ne derlerse desinler). Sadece aykırı ve farklı olmak için ortaya çıksalarda dünya sinemasına katkıda bulunacakları bir gerçek. yeni dalga da benzer bir şekide ortaya çıkmıştı ama önemli bir ilerleme kaydetti. günümüzdede baktığımızda birçok filmde çağdaş ve klasik anlatının birbiriyle iç içe girdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.birçok klasik anlatılı film çağdaş rütuşlarla doludur. doğal olarak bunlar sayesinde klasik sinema kendini epeyce geliştirdi. elbette dogmacılardan da birşeyler kapacaktır. sonuçta ne olursa olsun klasik anlatı her zaman revaçta olacaktır. klasik sinema, dünya sinemasındaki yeni kuramlar ve akımlarla birlikte (doğal olarak ticari bir kaygısı olduğu için) seyircinin beğenisi arasında ilerleme gösterir.bu yüzden revaçtadır hep. aslında bu konu bayağı derin, üzerinde uzun uzun konuşulabilir. ben bu yazıyı ayaküstü yazabildiğim için birkaç ufak noktaya daha değinmek istiyorum. kamera kullanımı. dünya sineması o an izleyicilere gerçeklik duygusunu uyandırmak için aktüel kamerayla çekilmiş görüntüler sunar. nasılki bir düğün ya da sünneti herhangi birisi basit el kamerasıyla çekmişse ve bu çekilenler olabildiğince gerçek ve doğalsa, sinemada da buradan hareketle sarsıntılı kamera (aktüel) kullanımı göze çarpar. kimileri (dogmacılarda olduğu gibi) filmin başından sonuna kadar, kimileri de klasik sinemacılar gibi filmin içinde bazı gerekli gördükleri sahnelerde bu metoda başvururlar. basit ve küçük bir örnek olsada dogmacılardan sonra özellikle kamera kullanımındaki bu özellik klasik sinemacılar tarafından daha da çok kullanılmaktadır. önceleri bu daha da azdı. bunu etkileşime küçük bir örnek olduğu için söylüyorum, katıldığım için değil. bana göre kamerada doğal gerçekçiliği yakalamak için insan gözünün devinimlerine,nasıl gördüğüne bakmak gerekir. insan gözü dogmacıların kamerasındaki gibi görmez..Aktüel kamera çok çok önemli ben seviyorum ama özellikle dogmacılar tarafından doğru kullanılmıyor.. herne kadar dünya sinemasına bazı olumlu katkıları olsada türk sinemasına olumlu katkı sağladıklarından bahsedemeyiz. bu bizden kaynaklanır. daha klasik anlatıyı tam olarak özümseyememiş türk sinemasının, “bakalım dünya sinemasında şu an hangi akım hakim, entellektüel dünya sineması nerede, hemen en tepeye çıkalım” gayreti bizim sinemamızı olumsuz bir şekilde etkileyen faktörlerdendir( popcorncu gişe sinemacılarından bahsetmek bile istemiyorum) .nasılki soyut resimle birlikte her önüne gelen ressam olduysa, çağdaş sinema ve dikkat edin dogmacılarla birlikte her önüne gelen film çekmeye başlayacak ki başladı. ayrıca bu anlayışa pirim veren antalya’yı kınıyorum. türk sinemasına ihanet ediyorlar istemeselerde.çeksinler bana ne ama durum farklı.en temel anlatı klasik anlatıdır. çağdaş sinema biçim ve içerik anlamında çok büyük ustalık gerektirir. bence biz dünya sinemasındaki gelişmeleri çok yakından takip edelim, bol bol sinemaya gidip farklı anlatı türlerinde filmler izleyelim, ama önce güzel klasik anlatılı filmler yapmayı ihmal etmiyelim. eğer siz sinemayı ciddiye almassanız sinema sizi haytta ciddiye almaz. sinema, yapılması kolay, öyle çok çok basit birşey değildir. iyi film yapmak zordur.yetenekle birlikte entelektüel birikim ve içeriği gün yüzüne çıkaran biçim için yetkin ustalık gerektirir. konu derin ve herşeyin birbiriyle ilişki olduğundan durmadan sapıyor doğal olarak :))…ben Amerikan sinemasının seçkin klasik anlatılı filmlerini de, avrupanın seçkin ( Angelepaoulos,kustirica vs.) çağdaş anlatılarını da dogmacılarıda beğenerek izliyorum.hepsinin ayrı tadları var. ama sinemaseverlerin hemen dogmacılara sarılması ve onları abartmaması gerekir. sonuçta ön plana çıksada çok kötü filmler yaptılar diğerleri gibi. Basamak atlamak için çok çalıştılar.KOLAY OLMADI. daha konu üzerinde konuşulacak çok şey var aslında…acayip geniş..
NOT: Sanırım dogmacılar 35 mm çekmiyorlar. ben öyle biliyordum. pelikül olayı da ayrı bir tartışma konusu çünkü….
4. Yönetmen | 07 November 2005 tarihinde yazıldı. 8:16 pm
Sn. İsmail Öztürk yazdıklarınızı okurken her bir cümlesine katıldığımı farkettim. Öncelikle klasik anlatıyı ve klasik dramayı adam gibi yapmayı öğrenmeliyiz. Son noktaya hemen varmak, bir çırpıda Haneke ya da Trier (belki Tarantino) olmayı istemek, toplumumuzun 90 sonrası büründüğü “bir çırpıda zengin olma” isteğine benziyor. Hızlı müteahhitler, hızlı bankacılar, kapkaççılardan sinemacılara kadar uzanan bir kafa yapısı bu. Hemen ve terlemeden başarılı olmak diye bir şey yok! Pop star olmak başarılı olmak değildir! Doğanın doğası böyle bir başarıya izin vermiyor.
Dogmacıların kamera kullanımı konusunda da söylediklerinize katılıyorum. Trier’in, Breaking The Waves (Dalgaları Aşmak) filminde filmi izlerken kamera hareketleri yüzünden midem altüst olmuştu. Dogma’nın fiziksel etkisi oluyor seyirci üzerinde! İnsan gözünün doğası gereği görüntüleri eldeki kameradan daha iyi stabilize ettiğini söylemek yanlış olmaz. Elde kamera sarhoş insan gözü gibi :)
Bir sahnede gerçeklik yakalanacaksa bunun 2 yolu var kanımca: 1-Mevcut gerçekliği hiç bozmamak. 2-Gerçekliği kusursuz taklit etmek. Teorik olarak her ikisi de imkansız, elbette. Ne var ki mühendisler her zaman interpolasyon yöntemini kullanırlar. Yaklaşık değerler, ideallere yaklaştırılmaya çalışılır. Her iki metotta da… Düşük bütçeli yapımlar için madde 1′e yakınsamaya çalışmak en akıllıca yol olsa gerek. Yoksa ülkemiz sinemasının o her zaman gülüp geçtiğimiz ütopik dünyası kamera önünde oluşuveriyor. Hollywood gibi madde 2′ye yakınsamaya çalışmak, sinemamızın bu eti ve buduyla imkansız. Hep hayret etmişimdir, ET’nin ve The Exorcist’in yerli versiyonlarını nasıl oldu da çekmeye cesaret ettiler diye… Takdir mi etmeli, ayıplamalı mı bilemiyorum…
5. şule düzgün | 17 December 2006 tarihinde yazıldı. 12:30 pm
Yapılan yorumlar harikaydı. Elbette ki sırf Amerika’ya karşı olmak, onların filmlerine karşı olmak için film yapılmaz. Arkadaşların da dediği gibi her türün kendine has güzelliği var. Her olay gerçek olarak gerçekleşecekse filmde, o zaman bazı temel, olmazsa olmazlar yaşanmayacak filmde. Ama gerçek hayatta silah da var, cinayet de. Elbette bunlar hiç olmasa da toz pembe filmler çeksek. Bu sahneleri çekmek için gerçekten cinayet olayını görüntülemeli o zaman. Ya da sevişme sahnesi bir odanın pencesinden gözetlenerek mi çekilecek( gerçek olması açısından)? Ya da porno görüntü olacak. Gerçeklik nedir ki? Kime göre gerçeklik? Dogmada herşey doğal olacak, mekan, müzik, ışıklar, kamera hareketleri v.s. Peki biz bunları yerine getirirsek ne kadar gerçeği yakalamış olacağız. Kamera gerçek renkleri veremiyor ki eğer yapay bir şeyler kullanmazsak. Sırf aykırı olmak için yapılamaz bazı çerçeveler. Ben de Amerikan sinemasına bağlı kalmak istemiyorum. Ama benim için Avrupa sineması da aynı, siyasi olarak. Sırf ülkeler savaşı olmaz sinemada ya da diğer sanatlarda. Sanat özgürdür, kelebek gibi, dalgalanır değişim gösterir. Tabiki ömrünün kısalığı-uzunluğu bizim elimizde. Kanatlarını koparmayalım bazı şeyler uğruna.
Yorum yazın
Bazı HTML kodları kullanılabilir:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <code> <em> <i> <strike> <strong>
Bu yazıyı izle | Yorumlara RSS yöntemiyle abonelik